Cumhuriyetin 103 yılını kutladığımız şu günlerde, sağlık insan gücünün yetiştirilmesi ve sağlık hizmetlerine erişimin önündeki engelleri kaldıran, kısaca minnet borçlu olduğumuz insanların anısına saygıyla….
Doç. Dr. Habip Atalay’la hekimlik ve hekim olmak üzere sohbetteyiz. Ben sordum kendisi yanıtladı. Hastane asansöründe ayaküstü sohbetle başlayan konuşma, başlığa konu olacak öykülerle çoktan şekillenmeye başlamıştı bile
NMA: Bize kendinizi tanıtır mısınız? Sizden ufak bir ricam olacak, yemekte bahsettiğiniz şahane şeylerden mutlaka olsun.
HA: Aslında dikkat dağınıklığı olabilecek biriyim, başlık için bir düzletme yapma isterim, köklere çağrı değil, köklerin çağrısı, burada sadece geçmişi değil geleceğin mesajını vermek gerekir, gelecekte yapılması gerekenleri ya da çizilmesi gereken yolu anlayabildiğimiz, düşünebildiğimiz kadarı ile paylaşmak istiyorum. Geçmişten başlayacak olursak tamamını bir belgesel olarak söyleyemesem de, üniversitenin ilk halinden, 1992’deki kanundan, ilk rektörün düşüncesinden, sonra yaşadığı aşamalar, maddi olarak kampüs arazilerinin oluşması, binaların oluşması, düşünce tarzı. Mesala ilk rektörün övünülecek yanlarını söylemek gerekirse, üniversiteyi oluşturuyor ve bunu yaparken titiz davranıyor, seçtiği kişileri ve kadroyu elinden geldiği kadar gelecek vaat edenlerden olması için mücadele ediyor. Benim mezun olduğum üniversitemin yapısını ele alacak olursak Ankara’nın ileri gelenlerinden Eskişehir’in ileri gelenlerinden proje öneriliyor, bi verem hastanesinde yapılanma başlıyor, verem hastanesi Üniversite hastanesine dönüşüyor, burada ise, devlet hastanesinden öneri geliyor, rektörümüz istemiyor, çünkü Denizli’yi iyi tanığı için kadromuz bozulur diye, Türkiye’de ilk defa bir devlet üniversitesi Özel hastane üzerinden kuruldu. Bu 1994 yılında oluyor tamamen bu düşüncenin ürünü, doğal olarak Arif Hocayı yad etmek lazım, hem üniversiteye ilk rektör olarak atanmasından hem de bunu elinden geldiği kadar temiz bir şekilde geliştirmesi anlamında teşekkür etmeli, gerçekten de olağan üstü işler yapmıştır, bir nevi eline yetki veriyorlar, sen rektörsün git ne yapılması gerekiyor ise yap diyorlar, rektörümüz özel hastanenin kömürlüğünü göstererek 40 tane kadro açıyor, bu kadrodan Üniversite’nin elemanları yer buluyor, bu Türkiye’de olmayacak bi şey değil, ne varsa ona harcıyorlar, ayıplayacak utanılacak bir şey değil, bi kenara çekil diye bi şey yok, aklın ne kadarını doğru söylüyorsa o kadarını yapan bir insan, gerçekten takdir etmek lazım. Arkasından kampüs alanın kamulaştırılması, Rektör, Özel Çiftçiler Hastanesinin 8 katlı binasına 1994 yılında geldi, haziran ayında biz tahmin yapıyoruz, bu binadan üniversite gelişecek diye, hastane her akşam yerel televizyonda, o zamanlar Kayalıoğlu diye biri vardı, o kişi Laodikya otelinin sahibi ve zengin kişi, onlar şöyle onlar böyle diye sürekli haber olurdu, birbirlerine rekabet eden iki kutup gibi konuşulurdu, Çiftçi Hastanesinin, 8 katlı binasının üçüncü dördüncü katında üniversite olarak bizler varız, bir iki katında özel hastanecilik devam ediyor, bizleri adam yerine saymıyorlar geri püskürtülüyoruz. Temmuz başından itibaren tekrar başlıyoruz, bu sefer özel hastane kayboluyor üniversite başlıyor, Temmuzun 11 de ilk ameliyat yapılıyor, benim doğum gününde başarılı bir ameliyat yapılıyor(apandisit), sonra iki odalı bir yerde hastane ayaklarının üstünde durmaya başlıyor, halbuki biz nisan ayında gelmiştik, güneş binasında poliklinik yapıcaz, hastane kuracaz, ameliyat yapıcaz diye hayallerimiz, planlarımız vardı, bunları bir kenara bırakıp, o özel hastanede hazır çalışan bir yerde bir maya çalındı, Nasrettin hoca misali, o maya da tuttu, arkasından patladı gitti derler, rektör hocamın unutamayacağım şeylerinden birisi hasta odaları, her katta 12 oda var, 11 oda hasta odası ise, hatta 10 oda bi tanesi işletme odası, biri asistan odası şekliden o kadar kısıtlı alanda bile asistanı hemşireyi kollayan bir sistem, yada öyle demiyelim olması gereken işletme kültürüne hakim biri, çünkü insan 24 saat hastasına hizmet edemez, orda mecbur yaşayacaksın, istirahat edeceğin, yiyeceğin içeceğin yer olması lazım, onu planlanması, daha sonra bunu anlamayan hocalarımız oldu, ne gerek var asistan odasına uyumasın yemesin, hemşire odasına ne gerek var, onları da alın hasta odası olsun dediler. Bu yanlış uygulama, bunları yaşadık şahit olduk değişik değişik örnekler, gene tarihsel olarak Arif Hocamızın başını yiyen kulaktan dolma şeyle vakıf anlayışının gelişmesi, devletin varlığının vakfa peşkeş çekilmesi nedeniyle görevi düştü yeni seçimde başka bir Rektör kazandı yolumuza devam ettik, bi de kör topal başlayan mayasını Arif hocamızın çaldığı aktif eğitim var, yapalım mı yapmayalım mı diye uzun incelemeler yapıldı. Yeni rektörümüz kılı kırk yararak ‘yapalım mı yapmayalım mı’ yı değerlendirdi, ‘yapalıma’ karar verdi, gerekirse 99’ da Dokuzeylül üniversitesine gittik, eğitim aldık onlarla beraber aktif eğitime başladık. Bizde 95 yılında eğitim başladı, daha sonra 99’da aktif eğitimle devam etti, öğrenci almaya başladı o gün bugündür aktif eğitimle eğitim hayatına devam etmektedir.
NMA: Peki ilk üniversitede yapılan ilk ameliyattan bahseder misiniz, sizin doğum gününüzdü değil mi?
HA: Genç bir hasta idi, sorunsuz atlatıldı, yalnız şunu söylemek isterim, Türkiye’deki mantığı mentaliteyi anlatmak isterim, ben 1992 yılında uzman olduktan sonra Denizli’de bir arkadaşımı ziyarete geldim, bunun sebebi de şu, Marmariste özel bir hastaneye geçmeyi düşünüyorum, hastanenin inşası başladı, yeni bina yapıyorlar Ahu Hetman Hastanesi, ordaki hastanede pazarlık anlaşması nasıl yapılır, nasıl koşulabilir diye burada bir özel hastanede çalışan ihtisastan arkadaşımı ziyarete, görmeye geldim. Orası da bir arka sokaktaki Sağlık Hastanesi, ben Çifti Hastanesinin kapısından girdim, beş yıldızlı ışıl ışıl bir hastane rakip hastane oldukları için hemen bi arka sokaktaki Sağlık hastanesi tarif etmek istemediler, o sırada iç geçirdim ‘inşallah bu hastanede çalışırım’ diye, hastane yuvam oldu, o şekilde devam ettim…(10.54.94), devam ederken o beş yıldızlı imajın arka kapısını gördük, ameliyathanesini ameliyathanedeki tefrişatını alet edavatları gördük, aletleri son derece tarihi idi, anestezi çihazımız 1952 model, eski Drager, tek cubuk üzerinde duran, Dünya standardının, Türkiye standardının dışında ama o zamanlar standardın bile bilinmediği bir yıl, zaten Türkiyeye anestezinin girişi belki 100 yıl, ama halotan anestezisinin girişi 70 li yıllara geliyor, aslında ilk tarih olarak belki 1940’larda 50’lerde var, ama bizim halotan ile başlayan inhalasyon anestezisi 1970’lerde giriyor, bizim de 80-90’larda bu şekilde giriş yapmamız son derece doğal, önemli olan otellerin girişi arkası nasıl olsa hallolur mantığının evlatları olduğumuz için gayet doğal bu, herkes de öyle gördüğü için, hatta hastane işletmecilerinin Çiftçilerin iki oğlu biri genel cerrah diğeri radyolog bunlarda böyle düşünüyordu. Zaten anesteziyi anlamak ve anlatmak bambaşka bişey, oraya girecek olursak yani bizim tarihçemiz çok ilginç 1940’lı yıllarda cerrahlar diyorlar ki, biz çok güzel ameliyatlar yapıyoruz ama hastalarımız ölüyor, çünkü anestezi zayıf, en iyisi içimizden birini sallandıralım onu anestezist yapalım, bu işi çözelim diyorlar ve gerçekten bunu yapıyorlar, ilk soy atamız Sadi Sun, genel cerrah fakat hocaları diyor ki, Cemil Topuzlu, du Besim… bilmiyorum soyadını, onlar, evet seni cerrah yapıcaz sıkı pazarlıkla hem anestezist yapıcaz ama sen bu işi hakkıyla yapacaksın, o da diyor ki beni destekleyeceksiniz tam bi dürüst alışverişle destekliyorlar, hocamızda nerdeyse 40 yıl dernek başkanı Türkiye’nin atası anestezinin babası olarak tarihe geçen bir hocamızdır. Gerçekten bildiğini esirgemeyen, paylaşan sağlam bir üniversite yapısı ile gelmiş hocalar, ama şu ilginçliği de unutmamak lazım, bizim Türkiye’de cerrahlık demek bi çeşit sultanlık padişahlık, anestezist ise kul köle, ne denirse onu yapan mantıkla geldi fakat bu böyle devam etmedi. Cerrahların kendi arkadaşları da bunun yanlış olduğunu göre göre 40 yıl önce başlayan düşünceyi canlandırdık bugün ki modern şekline soktuk, soktuğumuzu düşünüyoruz, hatta hala eski düşünceler kaybolmuş değil, anestezi ne ki, ona niye para verelim, ona niye hakkını verelim gibi düşünceler çelişkiler yaşanıyor, bu mücadele ilelebet devam edecek çünkü sadece para meselesi değil, bir çok var olma, gerçeği görme, doğruyu yapma mücadelesi var, konusunda gerçekten anestezinin yürümesi gereken çok mesafesi var, sadece nöbette kul gibi çalışmak sadece hizmet etmek değil, bilmek bildiğini paylaşmak ve hakkını savunmak şeklinde, parası ile puluyla gelişmek, aşağılandığında mücadelesini yapmak zorunda anca o zaman bu iş yürüyecek, modern dünyadaki akış böyle, amaç var benim düşünceme göre var olmanın özü, alma verme, varsan en az bir cerrah kadar sen de sultan olabilirsin, sultan olmak değil, aslında hakkını, görevini yapmak işini yapmak, kimsenin vebalını almamak, islam mantığı ile kanına girmemek, vicdanen cahillikten kaynaklan bir nedenle rahatsızlık vermemek, elimizden geldiği kadar bilimi en doğru en uygun şekilde uygulamak, bunun içinde ağam paşam demenin etek öpmenin zamanı değil, işine sahip olmak onun arkasında koşmak, neyin daha doğru olduğu için gerekirse isyankar olmak yani o mantığı hiç kaybetmek gerekir, gençlere söyleyeceğim en önemli şey bu yani, bu arada aklıma gelmiş iken, benim kıdemli ağbim vardı, Sıtkı Göksu???? Gaziantep üniversitesinin hocası, ben henüz doçentim profesör olmadım amam o bana hep profesör gibi bakar, o yüzden anmak istedim, hiç bişeyi çekinmeden söyler kitabını okuduğumda, babam diyor bir nalbanttı, nalıncı keseri olur, halk arsında çok konuşulur nalıncı keseri gibi hep kendine keser, eskiden var olan önemli bir meslek olan nalbantlık mesleği daha sonra önemini kaybetmiş ama onun oğlu nalbantlık mesleğinin yüzü suyu hürmetine okumuş doktor olmuş, profesör olmuş hoca olmuş ve bundan gurur duyan hoca abimi bahsetmeye değer buldum, severim sayarım sağ olsun. Zaman zaman aşırı Müslüman olmasıyla eleştirilir ama iyi insan olmak için Müslüman ol, Hristiyan ol evrensel ol, hele hele bilim adamı olarak doğruyu yanlışı gör, çok büyük hoca olmak, eli tutulmak(17.52.09) konuşulmak üstünde elbisesi olan insanlar olarak görmek yanlış yani, hayat dediniz şey, gaytalı, tükrüklü çirkin mikroplu zamanlar da var, bur arada daldan dal atlıyorum ama…
(Devam edecek)
Next