Anasır-ı erbaa yani dört element klasik edebiyatta sıkça karşımıza çıkan, gönderme yapılan ögeler. Önce felsefenin konusu olmuş dört element, ilk çağ filozofları evrenin asıl maddesi ne diye düşünüp bir ateş, biri su, biri hava derken sonunda dört elementte karar kılmışlar. Yunan felsefesinden de Bilgelik Evi çevirileriyle bizim ellerin felsefesine ve dolayısıyla edebiyatına taşınmış.
Son sekiz on yılda okuduğum bazı divanlarda ilginç kullanımlarına rastladım dört elementin. Ama önce daha yaygın kullanım örnekleriyle başlamak istiyorum.
Anadolu sahasının ilk dönem şairlerinden Ahmedî şöyle anlatmış kendini;
“Uş olmuş cânum u ömrüm yüreğim ü gözüm sensüz
Biri bâd u biri hâk u biri dûzah u biri derya”
Konu sevgiliden ayrılık. Mürettep leff ü neşr sanatı kullanmış şair. Yani düzenli bir şekilde ekleyecek ve yayacak. Bunu şöyle yapıyorlar. İlk dizede bazı kavramlar sıralıyor şair, ikinci dizede ilk dizede kullanılan her kavramla ilgili bir başka sözcük arz-ı endam ediyor. Şair ne diyor peki? “İşte bak, sensiz kalınca ne hallere düştüm. Canım rüzgara, ömrüm toprağa, yüreğim cehenneme, gözüm denize döndü.” Son iki element elbette bir parça mübalağalı kullanılmış.
Yine eskilerden Şeyhî de aşk derdinde muzdarip;
“Ben bu dert ile ölüp toprak olursam ey sabâ
Su yerine od çıka sıksan giyâhumdan benim”
“Ey tanyeli, eğer ben bu dert ile ölür de toprak olursam, toprağımdan çıkan otları sıksan su değil ateş çıkar.”
Bu sefer dört element farklı rollerle dağılmış beyte. Hava yani rüzgar unsuru haberci olmuş. Ki bu mesleği çok sever; her şeye dokunur, her yere gider çünkü. Ateş âşığın kalp yangını, öyle güçlü bir yangın ki adam ölüp toprak olsa bile teskin olmuyor, mezarından çıkacak ota kadar sirayet ediyor.
Her neyse bu örnekleri istediğimiz kadar çoğaltabiliriz. Ortak özellikleri bizzat dört elementi ve varlığın temeli olmalarını konu almıyor bu örnekler. Başka bir şairane ifadeyi anlatmak için süsleme malzemesi olarak hizmet ediyorlar şiire.
Şimdi paylaşacağım iki beyitte ise durum farklı. İlki Ümmi Sinan’dan.
“Yâr olaldan aşka ben yâr oldu bana çâr yâr
Od u su toprağ u yeldir dört olup üç kalmadı”
“Ben aşka yâr olalı beri ‘dört yâr’ da bana yâr oldu. Ateş, su, toprak, yeldir onlar.” Bu beytin sonunu anlayamadığımı itiraf etmem lazım. “Dört olup üç kalmadı” ne demek? O kalmayan üç ne? Dördünden biri kaldı diğerleri yok oldu mu diyor şair yoksa bambaşka bir üçlü mü?
Bu soruyu cevabını belki bir bilen söyler de öğreniriz diye öylece ortada bırakıp beyti baştan alarak biraz açmak istiyorum. Aslında biz “çâr-yâr” deyince Hazreti Peygamberin dört arkadaşını anlarız hemen. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali. Ama burada sûfi şair dört arkadaş derken bambaşka bir şey söyleyerek dört elementi kast ediyor. Ben aşka dost oldum, dört element de benimle dost oldu. Ne demek bu peki? Aşk simya mı? Aşk yolunda yürüyüp ölmeden ölenler dört elemente hükmedebilir mi? Maddeye tasarruf edebilmekten mi bahsediyor şair? Yoksa bütün kainatla kardeş olmaktan, her varlığın yâri, dostu olmaktan mı? Nereden bakarsak bakalım ilgi çekici, üzerinde kafa yormaya değer bir beyit. Dört element arkadaşım, ben de onlardan terkip edilmişim zaten, varlığımla barışığım, varlığım kendini çevreleyen bütün varlıkla barışık, uyum içinde aynı zamanda.
Dikkatimi çeken, not aldığım diğer beyit Erzurumlu İbrahim Hakkı’ya ait. O da sûfi şairlerden. Bu sefer tamamen farklı bir açıdan bakıyoruz varlığa, tabiata.
“Bu çârmîh-ı tabiatla bağlanıp muhtaç
Bu şeş cihette o mahbus u bî-nevâ düşmüş”
“Bu tabiat çarmıhıyla her şeye muhtaç halde bağlanan o mahpus, bu altı yöne kapatılmış halde, nasipsiz kalmış.”
Bu beyitte en dikkat çekici söz öbeği “tabiat çarmıhı” sanırım. Çarmıh yani dört çivi. Ölüm mahkumlarını haç üzerine iki elinden ve iki ayağından çakarak idam ediyorlarmış Roma’da. İşkenceli bir idam, korkunç, yıldırıcı. Peki tabiat çarmıhının dört mıhı, çivisi ne ola? Aklıma dört elementten başka bir şey gelmiyor. Dört element insanın maddesini ve çevresini saran bütün maddi âlemi oluşturuyor. Demek, ruh beden zindanında mahpustur, bedene takılıp kalmış insan bu dünya çarmıhına dört mıhla çivilenmiş, hareketsiz kalmıştır.
Bu dört çivi, yani dört unsur —toprak, su, hava ve ateş— insanı kuşatır. Üstelik bu kuşatılmışlık sadece bununla sınırlı değildir. İnsan, aynı zamanda altı yönle (şeş cihet) de çevrilidir: ön, arka, sağ, sol, alt ve üst. Böylece varlığı, her taraftan sınırlandırılmış bir hâle gelir. Bu durum, bir mahpusun hücreye kapatılmasına benzetilebilir ya da bir kuşun kafese konmasına.
Dört element Ümmi Sinan’ın şiirinde dost iken İbrahim Hakkı’da zindan oldu. Neden böyle oldu bu? İki sûfinin görüş ayrılığından mı? Sanmam. Bu noktada sanki Ümmi Sinan’ın başta şart koştuğu duruma dikkat etmemiz gerekecek.
“Eğer ben aşka yâr olursam”
Aşka yâr olmuş insan için tüm varlık, dört element yâr; değilse dünyalar dünyalar onun olsa dar.
Şimdi başlığa çıkardığımız soruya dönelim isterseniz. Dört element kanat mı, kafes mi?
Duruma göre değişiyor belki. Beşinci element olarak benliğimizi nasıl ekleyeceğiz bu formüle?
Beşinci element mi? O “ben”im elbette. Benim benliğim.
Nasıl söylemişti İsmet Özel;
“Hayat
dört şeyle kâimdir derdi babam
su ve ateş ve toprak
ve rüzgâr
ona kendimi sonradan ben ekledim.”