Geçen hafta yaşlı annem, aile içi sosyal medya üzerinden bir video paylaştı ...

Adı. Üzgünüm…..

Video; 1 dakika 57 saniye süren ve kısa film dalında Akademi Ödülü kazanan yapımı bu sayede izleme şansım oldu… Rast gelirseniz izlemenizi öneririm….

Öykü kısaca şöyle…

Olay büyük bir alışveriş merkezinde geçer.

Adına müşteri mi desem, ziyaretçi desem, konuk mu desem her neyse adını siz koyun lütfen, genci yaşlı aynı anda kendilerine en yakın asansöre doğru yönelirler. Asansörün aşırı yük anlamına gelen otomatik sensörünün uyarısı "Overload" ısrarla yanıp sönmektedir….

Kimse oralı olmaz… Her biri sadece ve sadece kendini düşünür... Öyle ya sahip olduğunu düşündüğü bi takım verilmiş hakları vardır, o hakların gölgesinde yaşamaktan memnundur, zaten fırsatı bi kaçtı mı bi daha yakalanmaz, zaten zamanla yarışıyordur, asansörden inerse başka asansörün ne zaman geleceği belirsizdir, nemelazım binmişken inmek olmaz, eski deneyimleri öyle öğretmiştir, sonra adama enayi etiketi yapıştırırlar, hiç bilmediği ya da bi daha hiç rastlaşmayacağı o şahsiyetlerin gözlerinde ne kadar zavallı olduğunu okur da, aşağlılık kopleksine kapılır vs ….

Ve kimse aşağı inmek istemez...

Ve kimse iş birliği yapıp bir sonraki asansörü beklemek istemez...

Ve insan neticede en güzel ahlakı feda eder..!

En yetenekli veya en az etkilenen olmak zorunda olmadığı halde, bazen mutlak bencillik, işte böyle bireylerin ve toplumun yozlaşmasına ev sahipliği yapar….

Şimdi gelelim, “zurnanın zort” dediği yere, ben bunca şeyi neden yazdım….

Çünkü yakın zamanda benzer bi olay yaşadım, filmdeki gibi en son gelen kişi değildim, teşebbüs etsem bile “hayır hayır” asansörden inmedim, sonrasında “yok artık diyeceğim” ziyaretçi, konuk, hasta yakını vs adını siz koyun kişilerin konuşmalarına bizzat şahitlik ettim….

Yaka kartım boynumda asılı iken hem de…..

Olay şöyle cereyan etti…

Bizde 13 Kat yemekhane olarak kullanılır… 24 saat velhasıl kelam 365 gün sağlık hizmeti vermeye and içen hocaların (akademisyen) ve bir kısım ekip üyesi kısa süreliğine yemek yer, hemen kalkar, işleri vardır…,

Bedelini; bir ömür boyu bitmek bitmez ders çalışma seansları, uzun nöbet geceleri, uzun mesai süreleri, mesleğe adanan ve gençlikten, dahası yaşamdan bizzat çalınan anlarla örülmüş, mütevazi fakat suskun onların, bu karşılığı olmayan hizmeti veren bir avuç insanın yemekte buluştuğu yerdir orası ve en üst kattır…

Kendinden çok hastayı, tedavi ve uyuncunu düşünür, bir araya geldiklerinde , orta yer sohbetlerinde bile konuştuğu konu daha çok budur….

İşte öyle bir günde, üç hoca 13 kattan inişimiz için mecburi olan asansöre doğru yönelik, bir süre bekledik, hah tamam işte geldi derken, kapı açıldı “lebelep” dolu asansöre umarsızca baktık, poliklinikte hasta bekliyor, keza ameliyathanede bekleyenler var, birilerinin bize yer vermesi için gözlerimizle rica ediyoruz….

Önce ben şansımı denedim, “overload” (yüklü) diyen ses yoktu, diğer hocalarım biner binmez yüklü sinyali çalmaya başladı…

Asansör içine yalvaran gözlerle bakındım, iki kişilik yer açılması halinde durum hallolacak görünüyordu oysa…

Yok, yok, yok….

Asansörden çık yok, ben inmeye yeltendim, sanki bir güç tuttu beni, bundan alıkoydu….

Hocalardan biri asansör kapı önünde durumu izah eder anlamlı kısa bi hatırlatmada bulundu, ama nafile….

Asansörün kapısı kapandı, aşağı yöne hareket ederken, içlerinden biri, “birde hoca olacakmış pehhhhh!!” diye konuşmasın mı?… Yılların emeği, alın teri ve görgüsü ile damıtılan birkaç doğru söz, yerinde hatırlatma ağrına gitti birinin…

Ağzım yumuk, dudaklarımı sımsıkı kapalı; tam ortasındayım; asansörün, olup bitenin ve halkın tepkisinin(tepkisizliğinin)….

“Yaz kalem yaz” dedim kendime, bunları da yaz….

Biraz edep yahu!!!