Bu yaz belki onuncu kez ev taşıdım. Her seferinde olduğu gibi taşınmanın, eşya toplamanın, toplanırken eşyaları azaltmaya çalışmanın hüznünü yaşadım.

Türkmenler “İki göç bir talan,” derler. Eşyalar eskir, deveye yüklenen “yurt” artık “akev”likten “karaev”liğe geçer demektir bu. Ben işin başka yanını düşündüm daha çok, yeni yurda göç, bir çeşit ölüm provası gibi geldi bana.

Yaş ilerlemiş, gerekli gereksiz bir sürü varlık birikmiş, elden geçiriyorsun tek tek. Yeni evde buna ihtiyacım var mı? Bunca varlık, kap kacak, kitap kağıt neye gerek? Aslında sadece bir konuttan göçmüyor insan taşındığı zaman, orada biriken yaşanmışlıklar, anılar, komşulara verilen selamlar, o evin sokağından, mahalleden hafızaya yerleşen görüntüler, çiçek, bulut resimleri… Bunca görüntü biriktirmek, görüntüleri perde yapmak beni bekleyen büyük resme, ölüm anına neme gerek.

Daha ucuza taşınabilmek için beklemek zorundaydım hurçlar, koliler arasında. İki taraflı eşya taşıyacak bir nakliyeci bulmuştuk. Toplanmış göç denkleriyle baş başa iki hafta geçirirken Henry David Thoreau'nun “Walden Gölü”nü okuyordum ilginç bir rastlantıyla. Minimalist bir hayatı yücelten, aslında çok da gerekli olmayan nesnelerle doldurarak, gereğinden fazla görgü baskısında kalarak insanların evi kendilerine nasıl hapishane haline getirdiklerini anlatan bir kitap. Göl kenarında, ormanın içinde kendi elleriyle kurduğu kulübede, kendi yetiştirdiği ürünlerle yaşama tecrübesini anlatıyor yazar bu kitabında. Sadece bir anı kitabı değil elbette, işin felsefesi de var sayfalar boyunca.

Evi taşıdık sonunda ama iş bununla da bitmiyor ki; yeni eve yerleşmek, o evin duvarlarıyla, odalarıyla ünsiyet etmek, kolay değil bunlar. Bir ayı geçti, hâlâ aradığım bardağı nerde bulacağım, çıkardığım çorabımı nereye koyacağım alışamadım. Sonra bilgisayar faresinin biten pilini değiştireceğim mesela, acaba neredeydi pil? Sabah kalktım, gözlüğümü nereye bırakıyordum ben… Telefon da değil ki kaybedince “Kızım çaldır bakalım!” diyerek çözesin sorunu.

Ben eve alışmadan güz geldi üstüne, önce eylül, derken ekim. Güz mü geldi, yoksa güz orada hep duruyordu da biz güze mi geldik o da belli değil ya?

Geçen yıl bu aralar Seferis’in şiirlerini okuyordum parkta. “Geri döndük güze” dizesine rastlayınca çarpılıp kalmıştım. Sanırım kitabı kapatıp bir süre karşımdaki at kestanesine baktım bu dizeyi içimden tekrar ederken. At kestanesi yaprakları sonbaharın resmi gibidir. Dıştan içe aşama aşama sararır, kızarır derken. Karşımda duran yarısı sararmış görkemli ağaçla birlikte bu sözler de zihnimde çakıldı kaldı.

Bazen birkaç sözcüğü yan yana getirir bir şair, devamını okumaya gerek yoktur o an için. Ben de o gün o parkta (Çankırı’da Karatekin Parkı’nda) o söz öbeğiyle baş başa kaldım. Zihnim kendi sözcükleriyle tamamlıyor, yeniden kuruyordu dizeyi.

“Yine döndük güze / çünkü evimizdir güz / dönüp dönüp geldiğimiz...” diyordum. Bu bir şiir tohumu olabilirdi, üstünde durmadım nedense, olmadı.

Cahit Sıtkı sonbahardan bahsederken “Her yıl biraz daha benimsediğim” demiyor mu, o da ondan. Onun da evi sonbahar. Gurbannazar Ezizov’un da.

Y. Seferis’in şiirinden bazı dizeleri not defterine kaydetmişim, açıp baktım devamı nasıldı diye. Bu da eski ama güzel bir gelenek. Not defterine dizeler yazmak. Ama benimkisi daha pratik bir nedene dayanıyordu. Halk Kütüphanesi’nden almıştım kitabı. Kamu malı olduğu için çizemezdim. İade edeceğim için de bazı dizeleri yazmadan edemezdim. İşte o dizeler:

“Geri döndük güze, yazmaktan yorulduğumuz bir defter gibi kaldı yaz:

Kenarında bir yığın karalama, soyut şekiller, soru işaretleri… geri döndük.”

Yazdan dönülen bir güz, şairin bahsettiği. Yaza çok şey sığdırmış olmalı.

Hayır, benimki öyle değil. Benim yazımın güzümden pek farkı yok aslında. Güz daha çok şey yazılan bir defterdir ayrıca benim için. En azından öyleydi. Yıllarca öğrencilik ve öğretmenlik derken… Yılbaşı eylüldür birçok öğretmen için. Farkında olmasalar da öyle algılarlar. Ama dizelere bakarken hayatın yazı ve sonbaharı da olabilir burada bahsedilen dersek işin rengi değişir, şairin dizelerini hüzünle ve bizzat tecrübe etmiş gibi tekrarlayabilirim içimden.

Zaten şairler her zaman değilse de sonbahardan bahsederken biraz da hayatın sonbaharını göz önünde tutarlar.

Ben de öyle.

Her ne kadar “Artık yaşlanıyoruz,” diyen arkadaşlara “Ne yaşlanması, yaş elli yolun yarısı eder,” desem de Otuz Beş Yaş şairinin kırk altı yaşında öldüğünü bilmiyorum değilim. Elli yaşın yolun yarısı olmadığını, olsa bile diğer yarının o kadar arzulanacak bir şey olmadığını da biliyorum.

Ama ne gelir elden. Yaş ilerliyor bir yandan, bir yandan her göç büyük göçten haberci; sonra bir de dönüp dönüp güze, yani evimize geri geliyoruz.

Seferis şiirin sonlarında şöyle diyor bir de:

“Geri döndük; her zaman geri dönmek için çıkarız yola:

Yalnızlığa, bir avuç toprak, boş avuçlara.”

Bir de zamanda ve zamandan asla ayrılamayacak olan mekanda geri dönülemeyeceği üzerine konuşabilirdik burada yeri gelmişken ama o konuda çok konuştum ben, şimdi tekrara düşmüş olmayayım diye lafı uzatmayacağım.

Walden Gölü’nden birkaç alıntı:

“Böyle telaş içinde yaşayıp hayatı çarçur etmek niye? Daha acıkmadan açlıktan ölmeye hazır gibiyiz. Söküğe zamanında tek bir dikiş atarsan yarın dokuz dikiş atmak zorunda kalmazsın derler, ama insanlar yarın dokuz dikiş atmamak için bugün bin dikiş atıyorlar.”

“Sonra araziye hiç karışmadım. Çünkü insan bir şeyleri ne kadar kendi haline bırakırsa o kadar zengindir.”

“Araştırdığım her şeyin sahibiyim, bu hakkıma kimse itiraz edemez.”

“Gözlerini içine çevir, bulacaksın

Zihninde binlerce bölge

Daha keşfedilmemiş. Oralarda dolaş ki

Uzmanlaş evrenin nasıl betimlendiğinde.”

Teşekkürler Thoreau.

Kitap Fuarı

Geçen hafta kitap fuarında “Denizlili Yazarlar” standındaydım iki gün. Değerli yazarlarla tanıştım. Yerli yazarların nasıl bir ruh haletinde olduklarını gözlemledim. İlginç bir tecrübeydi. Belki bir ara izlenimlerimi yazarım. Bu imkânı sağlayanlara teşekkür ederim.

---------------------------------------------

Hüdayi Can

1973 yılında Denizli’nin Çameli İlçesi’ne bağlı Kolak Köyü’nde doğdu. İlkokulu köyünde okudu. Daha sonra Denizli, Yalvaç ve İstanbul’da yatılı okullarda okudu. 1990 yılında Kabataş Erkek Lisesinden mezun oldu. Aynı yıl girdiği M. Ü. Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü 1994 yılında bitirdi. 2005 yılında Pamukkale Üniversitesinde Yeni Türk Dili alanında yüksek lisans mezunu oldu.

İlk şiirleri lisedeyken “Kabataş Gençlik” adlı okul dergisinde yayımlandı. Daha sonra da şiir, öykü, deneme ve romanlar yazıp yayımladı. Türkmenceden çok sayıda edebi eser çevirdi. Edebiyat öğretmenliği, Türk dili okutmanlığı yaptı; yabancı öğrencilere Türkçe öğretti. 2019 yılında Anadolu Üniversitesi AÖF Felsefe Bölümünden mezun oldu.

Eserlerinden bazıları: Aysona (roman, 2020), Evinde Misafir (şiir, 2020), Diri Taklidi (deneme, 2021), Güneyik Güncesi (günce, 2021), Yalnız Ölüm Temizlikçisi (şiir, 2021) Çeviri: Hudayberdi Hallı’dan “Erkekler Nasıl Ölür?” (öykü, 2022)