Memleket evladı Sedat Ç. abim, şahsım fakirle sohbet ederken “Bir insan üç günde bir yer geziyorsa boş adamdır. Üç yeri bir günde geziyorsa o adamda iş vardır.” demişti. Sözü kulağıma küpe olmuş ki yoğun bir günümde yatırım, ziyaret, hastane randevusu gibi telaşelerimden sonra bir başka memleket evladı HaberDenizli'nin sahibi gazeteci Mutlu Kelişti abim ve değerli eşine ofisinde ziyaret ettim. Keyifli bir sohbet beni bekliyordu. Bizler Değizli şivesiyle konuşmayı her ortamda ayrıcalıklı sayanlardanız. Günün birinde ne demiştik, herkes iki dili öğrenecek. Bir İstanbul Türkçesi, iki Değizli Türkçesi. Tabii bunlar işin latifesi.
Bunlardan mütevellit değerli abim:
— Çoktandır uğramıyon, nelledesin baken? dedi.
— Etme elleme abim, nedepdurunn, sen arada geliyon ya, dedim.
— Bilmem gari, gözükmüyon çoktandır, ihmal etme bu gıda, dedi.
Sohbetin devamında yerel gazeteler üzerine konu açıldı. Masadaki Tavas Birlik gazetesini özlemle irdeledim. Kâğıt kokusunu bilenler bilir. Gazetecilik teknolojiye uyum sağlasa da bizler gelenekselciyiz. Kâğıdın kokusu, dokusu bir başkadır. Hâliyle gözüm Gökçeören köyünden şair abim Gökhan Sağıt'ın Gökhan Sağit dizelerini ararken Mutlu abi önüme kalemi atıp:
— Sen accık bir şeyler yazıcağa benzepdurun, dedi.
— Elim galem tuta emme, ünde işe ben biyo kafa yoren gari, dedim.
İtiraf edeyim, heyecanlandım. Lise, üniversite zamanlarım aklıma geldi. Bozdoğan Haber, Mehmet Güngör Durmuş Heybe Edebiyat, Nesl-i Âti, Sivas İrade gazetesi günleri özel ve güzel yıllardı.

Canım anam “El önüne sofra açmak kolay değildir.” der. Hâliyle kalem işi maharet ister, emek ister, hepsinden evvel dert ister. Merhum Necip Fazıl sohbetlerinde özetle Yavuz Bahadıroğlu’na “Dertli adamın davası olur, davası olanın öfkesi…” demişti. İyi de halimselim adamın derdi mi olur? Derdi olsa öfkesi mi olur?
Devamında müsaade isteyip gazeteden ayrıldım. Memleket evladı olarak maya çalınmış, iş göle kalmıştı. Nicedir bu dert ile hemhâl olurken kalemimle ellerim buluştu. Daha doğrusu ekrana parmaklarım değdi. Oysa sıradan bir paylaşım yapacaktım. Günümüzde boşalan köyler ve insanlarımızın gayesizliği derdim olmuştu.
Ömrümüzün altın günleri Ramazan ayı bayram ile taçlanmış, toplum olarak yeni bir mevsim içindeydik. Öncesinde Ramazan ayının ilk günlerinde dostum Burak’la Ramazan nasıl geçiyor sorusuna cevap aramış, kendimize bağlamıştık. Biz nasıl yaşayabiliyorsak Ramazan o kadar anlamlı ve güzeldi. Yoksa Ramazan’ın bize ihtiyacı mı var?

Benzer bir sorunun cevabını bayramlar eski bayramlar değil mi, yoksa insanlar eski insanlar gibi değil mi şeklinde canım dayılarımdan Halilibrahim İ. ile cevap aradık. Yine cevabı kendimizde bulmuştuk. İnsan mana verebildiği, hayatında yer verdiği kadar Ramazan, bayram ve törenler anlamlıydı. Silgi hatayı düzelttiği için, maşa ateşi tuttuğu için, fener çare olduğu için vazgeçilmezimizdi. Kültürümüzün bel kemiği inancımız ve değerlerimizin hiç mi kıymeti yok? Binlerce yıllık Müslüman Türk toplumu hangi temeller üzerine günümüze ulaştı? Sonuçta ağaç kovuğundan çıkmadık. Dolayısıyla hayatımızda olmayan kalbe sirayet etmiyordu. Sonuç olarak kişi nezdinde topluma yansımıyordu. Kültür hazinesi toprakların gülleri olmak varken sonbaharda dökülen yapraklar gibi sararıyorduk. Çağımızın hastalığı sosyal çürüme burada başlıyordu: Köklerden kopmak…

Mahzun gönlümün ekmeğini yemek için umudumu diri tutarak Ramazan Bayramı dolayısıyla canım köyüm Narlı’ya gittim. Bayram namazını köyümde kılamamanın mahcubiyeti en büyük utancım. Hayat şartlarını zorlayarak herkes bayram namazını özellikle köyünde kılabilmeli, kılmalı. Namaz başlı başına elzem, bayram namazı ise çok farklı bir sosyolojik denge düzeni. Sabahleyin camide toplanmak, akşamdan hazırlık yapmak, uzun süredir görüşemediğin insanlarla omuz omuza saf tutmak, hutbe dinlemek, sonrasında sıraya geçip tek tek bayramlaşmak, aynı toprağın insanlarıyla ayaküstü sohbet etmek, sıra içinde her bayram vefat edeni, etmeyeniyle değişen büyüklerimizi, insanımızın varlığını bilmek kişinin toplum içindeki en güzel zenginliğidir.

Bayramların bize ihtiyacı yok. Bizim değerlerimize olan ihtiyacımız çok. Orucun, namazın, yardımseverliğin, mezarlık ziyaretinin, kitabın, infakın, mübarek gecelerin veya dünyevi oluşumların hiçbirinin insana ihtiyacı yok. Hepsine insanlar olarak bizim ihtiyacımız var. Çünkü insan (odun alınmasın) odun değildir, sosyal bir canlıdır. İnsan bedenen etten ve kemikten maddi varlık olsa da ruhen manevi duygularla çevrelenmiş eşsiz bir hazinedir. Bu eşsiz hazineyi doyurmuyoruz. Kültürümüzün zenginliklerinden aç bırakıyoruz.

Gelecek nesiller bu konuda alacakları emanet için hesap soracaklar. Bizlere ne bıraktınız diyecekler. Dünya tek tip yaşamaya başladı. Giyim ortak, müzik ortak, dil ortak, yaşayış ortak, cinsiyet ortak, karakterler ortak. A’yı B’den ayıran güzellikler kalmadı. Müslüman Türk’ü diğer milletlerden ayıran yönümüz yok. Kendi yöresel şivesiyle konuşmaktan utanıyor, giyiminden sıkılıyor, büyük küçük hatır bilmiyor, yemeklerini yemiyor, gezilecek yerlerini gezmiyor, insanını tanımıyor, örf adet bilmiyor, zeybek oynamıyoruz. Neden? Utanıyor muyuz? Kültürümüzün zenginlikleri hayatımızda yer etmedikçe unutulacak. Sonrasında marazi bir nesil yetişecek. Farklı milletler absürt kültürleriyle tehlikeli nesiller yetiştirirken bizler gölgede kalacağız. Sonra Doğu Türkistan, Gazze, Müslüman ülkeler neden böyle diye ağlıyoruz. Kültür bir milletin var olma gücüdür. Başkasında olmayıp sende olanlar kudretindir. Bu yüzden bildiklerimizi yaşayacağız, yaşatacağız, anlatacağız. Çareyi dışarıda aramayacağız.

Peki neden böyleyiz? Yıllar yılı nasıl bu hâle geldik?
Okumayız ama bilimle yetişmiş aydın bir nesil bekleriz.
Çalışmadan zengin olmayı hayal eder, haramdan ekmek yeriz.
Ramazan gelir, oruç tutmayız; Ramazan anlamsız gelir.
Sahura kalkmayız, uyku tatlı gelir. Çünkü gece geç yatar, dinlenemeyiz.
Oruç tutmayınca iftar sofraları anlamsız gelir çünkü vücut açlığa alışkın değildir. Oruç tutmayan beden hastalıklara gebedir.
Üç aylarda Kur’an okumayız, haşa sıradan kitap gibi gelir. Çünkü Arapça der, Türkçesini de okumayız.
Günlük hayatta namaz kılmayız, vaktimiz yok der boş veririz. Zaman yetmiyor diye ağlarız. Yirmi dört saatini beşe böl, planla; hayatın nasıl güzelleşiyor.
Herkes Allah’tan korkar ama ezan vakti müzik dinler, hırsızlık yapar, zina işleriz.
Mezarlıkları yılda bir kez ziyaret eder, unutur geçeriz. Oysa ölüm gerçektir.
Bayramlar gelir, tatile gider; eş, dost, akraba nedir bilmeyiz.
Çocuklar sussun diye telefon, tablet verir; bulaşık dahi yıkatmaz, sofra kaldırtmayız. Çocukluğunda temel yaşam düzenine alışmayan çocuk büyüdüğünde vahiy mi bekleyecek? Ev içinde o çocuk hiç büyümez.

Hep söylerim, günümüz nesline en büyük kötülüğü ana babaları yapıyor. Araba çarpar korkusuna veya eşlik etmeyi üşendiğimiz için sokağa çıkarmayız, oyun oynamayız. Çocuk der, duymaz, umursamayız. Hava soğuk der köye götürmeyiz. Tilkiyi keçi zanneden nesil yetiştiririz. Köye gidin, toprağa ayak basın, hizmet edin. Koku nimetini tadın. Hava, toprak, yaprak, orman, hayvan kokusunu bilin.

Çamur olur, kan olur der toprağa, kurbana el değdirmeyiz. Kurbanı hayvan kesmek zannedersiniz. Oysa teslimiyettir; ailecek görev paylaşımı yapmak, hâlden anlamak demektir. Kurban başlı başına zenginliktir. Devlet toplu kurban kesim hizmetlerine düzenleme getirmeli. Nerede kaldı süslü kuzular, okunan maniler, yapılan pazarlıklar, et kokusu, gübre kokusu? Halk edebiyatının âşıkları nerede yetişiyor? Tekbir getiren çocuklar nerede?
Daha fazlası var efendim. Eve gelen misafirleri çocuklar ağırlasın. Kahve yapıp ikram etsin. Çocuk odasında ne yapıyor kızlar, oğlanlar? Yetmezmiş gibi “Aman!” der, insanları küçümseriz. Mutlaka filancanın falanca kusuru vardır, o gelsin uzak dur deriz. Herkes kendince konuşur ama dinlemeyi sevmeyiz. Zira en iyisi biziz ve bizler söyleriz. Günümüzde ne gerek var insanın insana der, öylece ömür süreriz.

Mevlid, dernek ve cemiyetlere baloya gider gibi gider, öylece döneriz. Nerede kaldı yardımlaşma, imece kültürü? Önceden garsonlar mı vardı? Yemekleri kim dağıtır, misafiri kim ağırlardı? Yanı sıra “Bir elin verdiğini diğer el görmeyecek.” hadisine sığınır, hayır hasenat işlerini gizli saklı yaparız. Kötülüklerin, absürtlüklerin, çıplaklığın, küfrün bu kadar aleni reklam yapıldığı dönemde kültürümüzün güzellikleri sümen altı edilip unutuluyor.
Çocuklarınızla camide, parkta oyun oynayın; kütüphaneye, bilim merkezlerine gidin; anlatın, öğretin, örnek olun. Bayramlarda büyükleri ziyaret edin. Hiç değilse huzurevlerine yıl içinde devamlı gidin. Eğitim ailede, öğretim okulda olur. Kültürümüzün zenginlikleri canlı kalsın. Bayramların eski bayramlar olabilmesi için insanlar eski insanlar gibi kalabilmeli. Çağa ve şartlara uyum sağlamak elbette önemli. Lakin insan kalabilmek, üretebilmek en güzeli.
Derdim tavan yapmışken ilave edeyim. Sağlıkçılar alkol, sigara içtikçe; öğretmen sövdükçe; Müslümanlar (din görevlileri de Müslüman) çaldıkça, oynadıkça; kısacası toplum önündeki kişiler kültüründen bağımsız yaşadıkça bebekler dahi uyuşturucu kullanacaktır. Sonuçta ilkokul öğrencisi sigarayı, küfrü, garip sesler çıkarmayı, bilemediğimiz şeyleri akıl etmeyi kimlerden öğreniyor?

Halit Ertuğrul hocam anlatır. Özetle veli ziyaretinde eve telefon gelir, çocuk açar. Diğer taraf sorar: “Baban evde mi?” Çocuk babasına bakar. Babası “Babam evde yok de.” der. Çocuk harfi harfine aktarır. Çocuğa “Yalan söyleme evladım.” demek neye yarar? Evin içinde öğrendiğini yaşayacak.
Canım buvam tütün fidesinin köküne bakar, durumunu anlardı. Toplumumuzun marazi nesline şifa bulmak için köküne bakmak gerekir. Hata düzeltilip yeni bir nesil yetiştirilmeli. Nizam-ı âlem için nizam-ı âdem gerek. Düzgün insan, düzgün dünya demek.

Bu kadar çaldın söyledin, sen ne ettin dediğinizi duyar gibiyim. Efendim izah edeyim. Yakın çevrem bilir ki bu konuda köyümüzde Tahir abim, gardaşım İbrahim gibi nicelerimizle markayızdır. Her bayram imkân dâhilinde büyüklerimizin beşer dakika bir bardak suyunu içmek, hâlini hatrını sormak kadar sıla-i rahim yaparız. Bu vesileyle ziyaret edemediğimiz büyüklerimden af dileriz.

Bayram vesilesiyle gittiğim canım köyümden aynı günün akşamında doğduğum topraklardan doyduğum topraklara, dertlerime deva olabilmek umuduyla geri dönüyorum. Sahi bizler neden dirsek çürütüp halkbilimi araştırmacısı, öğretmen, sağlıkçı, mühendis, hizmetkâr olmuştuk? Değerlerimize hizmet için.

Göbek topladığım dağlar, tütün kırdığım tarlalar, keçi güttüğüm dereler, şifa bulduğum Gerenci Suyu; sizler benim kökümsünüz. Unutamam şiir yazdığım, zeybek oynadığım vatanımı. Umarım gönlüme çalınan dert mayası tutmuştur.
Derdinize her daim çare arayın.
Bayramlar eski bayramlar, insanlar eski insanlar değil.
Hayırlı dertleriniz olsun

Anadolu evladı DURMUŞ TINÇ