Bugün biraz gönlüm dolu dolu yazmak istedim. Gözlerimde bulutlu biraz, ıslandı ıslanacak. Bazen  böyle oluyor. İnsan olan sevdiğini ancak kaybettiğinde anlıyor. Varlık sevgiyi  ortaya çıkarır derler, yalan vallahi yalan, yokluk asıl sevgiyi var kılan. Biraz hüzünlüyüm bu ay, ruhum sanki eksildi. Azaldı, küçüldü daraldı. Yakınlarımdan birini toprak aldı, uzaklara kaydı.  Biri beni seçti yanımda kaldı, diğeri  benden olmayan- akrabam değil, ailem değil, vallahi bir şeyim değil- Mehmet Amcalar, başka bir ev aldı.   
       Çocukları hiç sevmem sanırdım. Mendebur kavli olduğumu düşünür, bir de üstüne üstlük savunurdun da. Allahım, neden böyle sanırdım, bilmiyorum. Bir kız çocuğum oldu, kanım değişti. Hiçte fena değilmişim ben, hani peygamber kadar olmasam da, sabırlıyım, ilgiliyim, anlayışlıyım, düşkünüm, canım işte, enem konam severmişim ben çocukları da bilmezmişim.  Gençken çocuk seven, bebek avutan, çocuk bakan, her gördüğü yeni doğana agucuk gugucuk yapanlar vardır ya. Onları ne zaman görsem, şunu derdim; sağa sola oynamak, sempati toplamak kolay işte, sağın solun bebişini sıkar sıkıştırırsın, yetmedi aaaaa diye uzatır “ne çirkin be bu dersin”, biliyorsan dua eder dudakların kıpırtar, al sana sempati. Kimi kandırıyorsunuz siz. Hadi bi, sokak çocuğunu sevin, bir fakirin yüzü kaşı kirli sümüklü çocuğunun başını okşayın, ya da ağlamaktan yüzü gözü şişmiş olanı kucaklayın, ya da ne bileyim düz duvara tırmanan azmanlara var ya yerse eğer, agucuk gugucuk yapın. Hadi bakalım görüyüm derdim…
     Sevmek zor zanaat.   Hem de en zoru. Bizimkiler bir yana ben, apartmanda  ilk günümüzde, bizi kapıda karşılayan, şimdilerde biraz biraz unutan huysuz ihtiyarım, yaşlı kadın anamı çok sevdim.  Sonra her Cumartesi- Pazar saat 7.40-7.55 benim gibi ekmek ve gazete için evinden çıkan, yolda selamladığım, , o günün fıkrasını ayak üstü dinleyip,  iki adımlık yolu, döne döne uzattığım avukat abimi, zor ihtiyarı sevdim. Sıkıysa karşısında dur, fikir yarıştır, karşıt görüş çarpıştır. Sıkıysa yap. Bi de,,,,,,,biri var ki  Buldan’ın vazgeçilmez  ağır adamı, siyasetçisi, emekçisi, inancın sahibi, gönül  insanı, aile babası, torun toslak sahibi,  hoşgörü erbabı, apartmanın en büyük yaşlısını sevdim.  1926 doğumlu, çocukluğu, gençliği ilmeklerin, ipliklerin tel tel emeğin içinde geçmiş, helal kazancın adı “Mehmet Amcamı” sevdim. Cağarası elinde, anacım ne bitmez sigara imiş bu be,  belli ki günlük ibadetini yaptıktan sonra, memleketin en eski, yıllı gazetesini gözlüklü, gözlüksüz okur, sonra Raziye anayı evde bırakır, yollara koyulur.  Eski ahbap, dost kim olursa sohbetini yapar, koca yaşına rağmen hala dinç, dimdik evine varır, ben onu hep bu gelip gidişlerde görürüm.  Bir de kapı anahtarlarını arada kapı üstünde unutuyorlar, zili çalar haber veririm, o anlarda merhabalaşırız. Selam derim, davetsiz misafir”. İşte bu yıl başı benim kadar dost olamayan davetsiz misafirler evlerini kolaçan edince, tatsızlıklar da üst üste gelir ya, soğudular bizlerden,  aramızdan ayrılmayı istiyorlar, ne yapalım canları sağ olsun.  Mehmet Amcam hoşça kal, Allah razı olsun senden, yapıp ettiklerinden,  “biz gidiyoruz artık sarı gelin”  diyen mahcup ifadenin  arkasından, hissettirdiklerinden…