Gece gündüz demeden işinin peşinde koşturuyordu. Güçlüydü ama daha da güçlü olmak rakipleri arasında tek olmak, bir olmak için çatlarcasına çabalıyordu. İş yerinde en küçük bir aksaklık bile onu çok rahatsız ediyordu. Bu sebeple müdür, şef yetkili yetkisiz kim varsa her akşam sıraya diziyor, iğneden ipliğe hesaba çekiyordu.
Hesap sormak, sorguya çekmek; niçin yaptın, neden yapmadın? gibi sözler Murat Bey’in dilinden hiç düşürmediği kelimelerdi. Bu noktada eş, dost, akraba, arkadaş hiç önemli değildi. Servetinin bolluğu yanında bir o kadarda kibir doluydu. Dünyası adına, ekonomik açıdan kendini bir kuruşta olsa zarara uğratanları asla affetmez, hesap sorar, çok sevdiği arkadaşları da olsa aylarca küser, selamı keser, hatta kapı dışarı ederdi.
Yine bir sabah haşmetiyle koltuğuna yaslanmış, kahvesini yudumluyor ve bir taraftan da akşama kimlere ne hesap sorması gerektiğinin planlarını yapıyordu. Dışarıda hafiften esen rüzgâr bir anda fırtınaya dönüşmüş, odanın kapalı gibi duran penceresini sonuna kadar açmıştı. “Rüzgar, sana da hesap sorarım!” dercesine yerinden öfkeyle kalkan Murat Bey, üç beş ağaç yaprağıyla bir kağıt parçasının içeriye girmesine mani olamamış, yelin yüzüne çarptığı kağıt, gömleğine adeta yapışıp kalmıştı.
Pencereyi kapadı ve oda görevlisine pencereyi açık bırakmanın hesabını soracaktı. Kutuya atmak için eline aldığı kağıttaki yazılar bir anda dikkatini çekmişti. Zil sesiyle içeri koşan hizmetli ise el bağlar bir vaziyette patronunun önünde bekliyordu. Sekiz on kelimelik yazıyı neredeyse bir o kadar okuyan Murat Bey(!), kafasını kaldırdı, hizmetlinin yüzüne belki de ilk defa tebessümle baktı ve incecik bir ses tonuyla “ çıkabilirsin” dedi.
Dışarıdaki fırtına dinmişti ama bu kez Murat Bey’in içinde amansız bir fırtına başlamıştı. Kağıt parçasındaki o küçücük harfler her biri birer sorgu meleği olmuş, herkese hesap soran Murat Bey’e hesap soruyordu sanki. “ Yazık, yazıklar olsun , yuh olsun sana Murat! Herkesi hesaba çektin, en yakınındakilere hesap sordun da niçin O’na bir defa hesap soramadın. Koskoca fabrikandaki insanlara dünyan için, para- pul adına kızdın, işten kovdun, nice kapına gelen insanlara “Hayır” dedin de niçin ahretin adına seni kandıran, aldatan, ebedi iflasa sürükleyen en yakınındaki O’nun isteklerine her defasında EVET diye karşılık verdin. Eşine ,çocuklarına hayır diyebilen sen, meğer ne kadar da akılsız, aciz, zayıf ve güçsüzün biriymişin”
Rüzgarın yüzüne çaptığı kağıt parçası Murat Bey’i adeta iyi bir sorguya çekmiş, harflerin her biri balyoz balyoz beynine inmişti sanki. Bir gün kendisinin de hesaba çekileceği bir fırtına ve küçücük bir kağıt vasıtasıyla bir kez daha kendisine hatırlatılmıştı.
Murat Bey o günden sonra başkasından çok kendi nefsini hesaba çekmeye başlamıştı. Bin dört yüz yıldır dilden dile dolaşan o güzelim Peygamber nasihatini de başta kendi odası olmak üzere fabrikanın her köşesine astırmıştı.
Şimdi herkes her sabah işe başlarken ”Akıllı kimse, kendini sorguya çeken ve ölümden sonrası için çalışandır” hadisini okuyor ve herkes kendi kendine hesap soruyordu. Artık fabrikada işler yoluna girmiş, Murat Bey’in içindeki fırtınalar dinmiş, çalışanlar aşkla-şevkle çalışır olmuşlardı.