Beyazıt’ın oğlu Yavuz Sultan Selim Han’ın hayatı iki ayrı insan portresi veriyor. İlk bakıldığında bir birine zıt gibi gözüken bu hayat anlayışı aslında bir birini tamamlayan, birinin diğerinin eksiğini gideren bir anlayışa dönüşüyor.
 Yavuz Sultan Selim Han; Yavuz tarafıyla gündüz gibi dururken, Selim tarafıyla adeta gecesi yaşayan bir dervişten farksız. Bir insanda bu kadar farklı iki ayrı ruh taşıması, her halde Selim Hanı; Yavuz Sultan Selim yapanda bu özelliği olsa gerek.
 Şehzadeliğinden beri ayrı bir ruh yapısına sahip biri, şehzadeliğini geçirdiği Trabzon bu dünyanın özellikleri veriyor. İçindeki ateşi Safevi devletinin ve Şah İsmail’in yaptıkları ortaya çıkarıyor. Kabullenemediği bu durumu babasına söylemede bir mahzur görmüyor. Tahta geçerken de içinde yanan “Yavuz” özellikleri kendini belli ediyor. Topkapı sarayının padişah gözüyle baktığı Şehzade Ahmet babasının desteğine rağmen tahta Yavuz geçiyor. Tahtı bırakan babası İkinci Beyazıt’ta balkanlara doğru giderken yolda vefat ediyor. Yavuz ağabeyi Şehzade Ahmet’i, yeni bir Cem Sultan vakası yaşamadan neticelendiriyor.
 Şah İsmail’in padişaha gönderdiği sanduka içinde çıkan domuz laşesi ve kadın giysileri gönderildiğinde, nasıl tepki vereceğini bilemeyen telaştan ne yapacaklarını şaşıran vezirlerinin yanında soğuk kanlılığını koruyan bir padişah, yanındakilerden lokum getirtip düzgün bir şekilde hediye haline getirttiği lokumun en altına “her kes yediğinden gönderir” diye yazıp Şah İsmail’in hediyesine karşılık veren bir Yavuz!
 Tarihin bu devrinde Yavuz’a ne kadar ihtiyaç olduğunu bir kez daha iyi anlıyoruz. O zor çölleri aşmak, Çaldıran da Şah İsmail’in ordusuna karşı savaşıp zafer kazanmak her halde Yavuz olmayı gerektiriyor. Şah İsmail dönemin en güçlü ordularından birin başında ve Osmanlı Ordusu’nun Çaldırana kadar gelişi sırasında psikolojik savaş uyguluyor; gölgelenmesinler diye ağaçları kestiriyor, kuyulara zehir dolduruyor. Çaldıran’a varıldığında Şal İsmail’e göre Yavuz’u yenmek çok kolaydır. Yavuz’un hesapta olmayan topları ise savaşın seyrini değiştiriyor. Yavuz bu seferde de Yavuz’luğunu gösteriyor, gece çadırını ok yağmuruna tutan Yeniçerilere karşı yaptığı konuşma sükûneti sağlıyor! Tarih böyle bir şey, bir tarafta sefer sırasında çadırını ok yağmuruna tuttukları bir Osmanlı padişahı ve o ok yağmurunu zafere çevire bilen bir Yavuz!
 Sahra toplarını taşınır hale getirip kullanan Yavuz, denizciliğin de çok önemli olduğunu biliyordu. Eğer deniz kuvvetleri olsa karadan bu çölü yürümesine gerek kalmayacaktı.

 Geceyi uykusuz geçiren Selim, Sabah namazı yanına gelen Hasan Can’a sabaha kadar uyuyup uyumadığını sorduğunda biraz da sıkılarak uyuduğunu söylemişti. Hiç uyanmadın mı dediğinde uyanmadım cevabını vermişti. Bir rüya görüp görmediğini sorduğunda? Rüya da görmediğini söylemişti. Selim Han, nasıl olur? Sabaha kadar uyursunda bir rüya görmezsin demişti. Hasan Can, padişaha parşömen kâğıdı almaya gittiğinde. Ustabaşı Hasan Efendi, Hasan Can’a bir rüya gördüğünü söylemişti. Bunu duyan Hasan Can, Hasan Efendi’yi alıp hemen padişahın huzuruna çıkmışlar ve Padişahım rüyayı gören Hasan kulunuz fakat o hasan ben değilim demiş ve kâğıt ustasını göstermişti. Görülen rüyayı gözyaşları içinde dinleyen Selim Han, Hasan Can biz izinsiz sefere çıkmayız demişti. 
 Kırklareli’nde sefer yolculuğu sırasında son nefesini vermişti. Sefere çıkarken de hastalık iyiden iyiye Selim’i yormuş eski pazuları erimiş şirpençe hastalığı vücudunun tamamına sirayet etmişti. Son nefeslerinde Hasan Can padişahım daha çok Hakk’a yakın olma vakti dediğinde, Selim Han adeta eski günlerindeki gibi dinçleşmiş ve “bre sen bizi şimdiye kadar kiminle beraber sanırsın” sözleri tarihin altın sayfalarına nakşolmuştu.
 8 yıllık hükümranlığın da Osmanlı sınırlarını iki katına çıkardı. İkindi vakti gibi dönemi kısa sürdü, gölgesi uzun oldu; gölgesi hala üzerimizdedir!