“Hocam, keşke ulusal basında yazan köşe yazarları da sizin kadar açık, net ve gerçekleri yazsalar…”
“Hiçbir parti, görüş etkisinde kalmadan vatandaş gözüyle olaylara bakışınız çok güzel…”
“Sorunları yazıp sitem etmiyorsunuz, soruna makul çözümlerinizi de yazıyorsunuz…”
Bir de seslerini alçaltarak da bir şeyler söylüyorlar.
Ama kulağımda işitme kaybı olduğunu söyleyince bu sefer kulağıma yaklaşıp yine de duyuracak kadar seslerini alçaltıp söylüyorlar.
Belli ki, bir şeylerden çekiniyorlar; korkuyorlar.
Başlarına bir iş gelmesini istemiyorlar.
Çünkü geçmişten tecrübeliler bu konuda.
“657’ye tabiyiz, yazdıklarınıza aynen katılıyoruz, sanki içimizden geçenleri dillendiriyorsunuz. Paylaştığın yazınıza yorum yazmak istiyoruz ama tekrar vazgeçiyoruz.
Medya takip altında, yazdıklarımız karşımıza suç olarak çıkarsa, teftiş, soruşturma filan olursa, başımız ağrır diye Allah var çekiniyoruz.”
Bir başkası, “Ben de sen gibi emekliyim.
Bazen facebookta, twetterde bazı paylaşımlarda bulunuyordum.
Dozunu kaçırır da, ağzımdan, dilimden yanlış bir şey çıkar da başıma iş açarım diye yazmaktan vaz geçtim.
Zaten hastayım da, bir de bu halimle ömrümün sonunu mahkemelerde, hapiste geçirmeyeyim.
Hem yazınca bir şey mi oluyor? Bizi duyan, dinleyen mi vardı sanki…
Bizimkisi züğürt tesellisiydi, yazarak içimizi dökmekle belki de kendi kendimizi tatmin ediyorduk.”
Bir diğeri, “Aman hocam siz de dikkat edin, biz seni çok seviyoruz.
Aman başına bir şey getirmesinler.
Bak MİT yasasını filan değiştirmişler.
Seni üzerlerse biz de üzülürüz sonra.
Yaz ama dikkatli ol.
Fincancı katırlarını ürkütme…”
***
Eh dostlar, sevenler böyle der, böyle endişelenirler…
Dost sözünü dikkate almak lazım.
Yaşanan gerilim sonrasında vatandaşın algısı bu yönde.
Üstelik devletin yıllar yılı kendilerine yaşattığı acılardan, acı tecrübelerden sonra bunları söylüyorlar.
Özal rahmetliyle başlayan ve her ne kadar ülkede bir serbestlik havası olsa da vatandaş bugünlerde sesini kısarak konuşmayı tercih ediyor.
Ama ben de vakti olan dostlara, hem onları teselli etmek, hem de çizgimi ifade etmek için “kös devesi” deyiminin hikâyesini kısaca anlatıyorum onlara…
“Eskiden savaş zamanlarında askeri savaş öncesi coşturmak amacıyla “kös” adı verilen kocaman bir davul çalarlarmış.
Bu davul öylesine büyükmüş ve öyle yüksek ses çıkarıyormuş ki, ancak deve sırtında taşınıyormuş ve zamanla da yüksek ses devenin kulaklarını sağır ediyormuş.
Kös devesinin biri gün gelmiş, yaşlanmış, davulu taşıyamayacak hale gelince padişah tarafından hizmetine binaen azat edilmiş.
Başına da bir görevli verilerek deve araziye salınmış.
Devenin bu serbestliği tellallarla halka duyurulmuş, halkın bağına bahçesine verdiği zarar da padişah tarafından tazmin edileceği ilan edilmiş.
Bizim deve bir gün köylünün birinin bahçesine dalmış, yemiş içmiş; bir de dinlenmek için oracığa yatıvermiş.
Köylünün ise içi gidiyor, bir an önce tarlamdan, bahçemden çıksın diye ama çıkmıyormuş deve.
Padişah her ne kadar zararı tazmin edeceğim dese de köylü içindeki padişah korkusundan olsa gerek, zavallım eline tencerenin kapağını almış, bir de çubuk parçası, tencerenin kapağına vurarak ses çıkarıyormuş.
Tencere kapağını çala çala devenin etrafında dönüp duruyormuş, kalksa gitse de fazla zarar vermese artık, diye düşünüyormuş.
Hayvana başka türlü yaklaşsa, vursa, dövse padişah tarafından cezalandırılacağından endişe ediyormuş.
O esnada devenin görevlisi de zaten deveyi uzaktan takip ettiğinden tencere kapağını tıngırdatan köylüye yaklaşıp:
“Bu kös devesi.
Bu deve kös sesinden korkup kaçmadı, bağışıklık kazandı.
Şimdi de duymaz oldu. Senin tencere tıkırtından mı kaçacak?
Boşuna uğraşma…” demiş ve zararını peşin olarak orada tazmin etmiş.
Sonra da şunları söylüyorum kendilerine.
“Rahat olun, o kadar korkmayın benim için.
Kendiniz için söylediklerinize, kararınıza saygılıyım.
Ama benim çizgim, üslubum belli. Bizim kimseye bir düşmanlığımız yok.
Yıllardır idealize ettiğimiz düşüncelerimizi, ülkemizi, insanımızı yüceltecek, yükseltecek fikirlerimizi kırık dökük cümlelerle ifade ediyoruz.
Kimseye hakaretimiz yok, küfür de etmiyoruz, üslubumuz, edebimiz zaten buna elvermez.
Bunları 657’ye tabi iken de söylerdim, şimdi ise medyada paylaşıyorum.”
Arkasından da esprili üslubumla:
” Demirden korksaydık trene binmezdik.
Biz kös dinlemişlerdeniz.
Kös devesinin kösün sesinden kulağının sağır olduğu gibi benim kulağım da kendi yüksek sesimden işitme kaybına uğradı.
Kös devesini milletine yaptığı hizmetin hatırına özgür bıraktıkları gibi bizi artık serbest bıraktılar.
Yıllardır olduğu gibi bizi bilen dostlar bizim yapıcı eleştirilerimize tahammül gösteriyorlar.
Bu yüzden rahat olun.
Hayat sizlerle, dostlarla daha da güzel.
Güzel günleri, güzellikleri hep beraber yaşayalım.
Herkes bu güzelliğe katkıda bulunmaya çalışsın.
Yanlışı olanlar eteğindeki taşları döksün.
Kinden, kandan, nefretten kimseye fayda gelmemiştir.
Ben dünyaya bu gözle bakıyorum.
Hayata güzel tarafından bakmaya çalışalım, pozitif olalım.”
Son küçük bir fıkra.
Rivayet edilir ki bir Arap oğluna seslenmiş.
“Oğlum Cafer gel buraya…”
Oğlu gelmiş, “Buyur baba”.
“Oğlum ben pısstt ettim duydun mu?”
“Yok duymadım baba !” “Öyleyse abdestim vardır, namaza durayım.”
Kıbleye döner, “Allah u ekber…” der başlar namaza…
Sözü fazla uzatmadan Veysel Baba’nın sözleriyle tamamlayalım.
“Bu dünyayı kuran mimar,
Ne hoş sağlam temel atmış,
İnsanlığa ibret için,
Kısım kısım kul yaratmış…”
Bundan daha ötesi var mı? Pısst mısst da duymadınız değil mi?