Demokrasi tarihinde tek başına araştırma tezi olabilecek bir dönemden geçiyoruz. Bir parti, iktidarının üçüncü döneminde akıl almaz şaibeler ve hukuksuzluklarla suçlanıyor ve dört aylık süreç sonunda akıl almaz bir biçimde oy alarak yoksuzlukların aklandığı düşünülüyor.
İnsanımız aptal mı? Uyutuluyor mu? Olanları anlamıyor mu? Hayır üçü de değil. Niye mi? İnsanımız bilhassa siyaset mevzuunda gayet tecrübelidir. Her şeyi doğru okur, siyasilerin planını yaptığı şeyleri bile tahmin eder. Peki bu durumun açıklaması nedir o zaman?
Başbakan, bir önceki seçime göre dört puanlık gerileme ile tüm şaibelere rağmen büyük bir başarı kaydetti. %44 az başarı değil. Ama seçim çalışmalarındaki ayrıştırıcı tavrı ile milleti kutuplaştırdı. Kendini seven ve destek olanlarla, sevmeyen ve destek olmayanlar diye iki ayrı grup var artık. Seven ve destek olanlar %44 iken sevmeyen ve destek olmayanların oranı % 56.
İnsanlar yolsuzluklara görmedikleri için göz yummadılar. Bunun birçok sebebi olabilir. Bunların en başında bunlardan öncekiler de çalıyorlardı ama bunlar çalışıyorlar da seçeneği geliyor. İkincisi Başbakanın ayrıştırıcı tavrının toplumu iç savaşa götüreceği korkusu olabilir. Bir diğer sebep ise yıllar yılı bozuk ekonomiden dolayı yüzü gülmemiş insanlar azıcık para gördüler ve bu düzenin bozularak eski günlere dönmesini istemeyebilir. Bir diğeri ise yerel seçimde partilerden ziyade şahısların oylanması da olabilir. Bir de güçlünün yanında olma seçeneği var ki güç dengeleri değişmediği sürece problem yok.
İnsanlar borçla da olsa lüks evlere ve arabalara alıştı. Çoğunun cebinde maaşı kadar paralarla aldığı cep telefonları var. Zorlansa da taksitlerini, kredi kartlarını, kredilerini ödemeye çalışıyor. Herhangi bir sebeple bu düzen karışır ve piyasada dolaşan sıcak para çekilirse o mutlu tablonun ellerinden alınacağını düşünen insanların sayısı hiç de az değildir. Bu durumda çalıyorlarsa da helal olsun demeleri doğal karşılanabilir mi?
Gelelim geleneksel balkon konuşmasına; Akpartinin seçim şarkısında parti değil de sadece Recep Tayyip Erdoğan isminin söylenmesi ve yüceltilmesi gibi balkonda da parti yönetiminden ziyade aile bireylerinin önde olması gerçekten manidar. Demokrasi sözü veriliyor 76 Milyonun tamamının mutlu olacağı söyleniyor ve manzara demokrasiden ziyade saltanat görünümünde. Bu manzara tablosunun çerçevesinde ise Bakara Suresi ile makara yapan bakanlarından kimselerin özür beklemediği bir dindar demokrat parti gerçeği var.
Demokrasilerde hukukun üstünlüğü söz konusudur, bizde ise yolsuzluğun olup olmadığına karar veren sandık. Birinci ve ikinci dönemlerinde yolsuzluk var mıydı bilemiyoruz. Ama üçüncü dönemin üçüncü çeyreğinde nedense bir savrulmadır gidiyor. Polisler, savcılar, oradan oraya sürülen yöneticiler, İran ile açıklanamayan ilişkiler.  Birilerinin önüne hukukun önünün kapanması pahasına yatanlar, sıfırlanamayan paralar, polisin peşine polis takmalar, yalanlar, dolanlar, iftiralar.
 Bu seçimin kazananı şimdilik Erdoğan Ailesi, Reza Sarraf, Egemen Bağış, Muammer Güler, Zafer Çağlayan, Erdoğan Bayraktar,… Kaybedeni merak eden var mı? Adalet kaybetti, hukuk kaybetti, demokrasi kaybetti, millet kaybetti. Bir asırlık Türkiye tarihinin, bu kadar iletişim imkanına inat, en karanlık en şaibeli seçimi yaşandı. Daha çok demokrasi vaadiyle özgürlükler alabildiğine kısıtlandı. Türkiye tarihine geçecek bu hadiseler ile bütün bu saydığım kavramlar çalsa da çalışıyor ya cümlesine kurban edildi. Evet adalet, kalkınmaya 2-0 yenildi, gözler hakikate kapandı, kimbilir ne gerçekler halktan saklandı...