Ziraat Mühendisliği bölümünde beş yıldır doçent olarak çalışmaktaydı. Memleket evladı olarak köyde büyümüş, tarım ve hayvancılığın her alanında hem alaylı hem mektepli olarak yıllardır koşmuyor, adeta uçuyordu. Akademik kariyerinin yanında ailesiyle birlikte işlettikleri besihaneleri ve seraları vardı. Kendi hinterlantlarında yıl bazında süt, et, yem, sebze ve meyvede ciddi pazar sahibiydiler. Artık işleyişleri kazancın ötesine geçmiş, piyasada bütün ekonomik kesimlere uygun fiyata yüksek kaliteli ürün tedarikinde zirveye koşuyorlardı. İdealleri, tarım başkenti olan memleketinde insanına sağlıklı bir besin zinciri oluşturmaktı.
Değişen dünya düzeninde gözden çıkarılan öncelikli kesim tarım toplumlarıydı. Değişen dünya düzeninde söz sahibi olacak devletler de güçlü tarım toplumlarıydı. Akademisyen olarak sosyolojideki değişimleri devletler nezdinde tahlil ediyor, endişeleniyordu. Haklıydı; çünkü katıldığı son konferansta tanınmış bir savaş muhabiri, “Savaşlarda önce hakikat ölür.” demişti. Ölümlerin, yok oluşların sebebi; yakın zamana kadar dijital savaşların olacağı söylenirken, taktik değişmiş, medya desteği gölgesinde insanlar mutfaklarında ölmeye başlamışlardı. Kahvaltıda, atıştırmalıklarında, ara öğünlerde, elleri ağzına gittiği anlarda; bebeklerden yetişkinlere kadar herkes her kalemde zehirleniyordu. Son yıllarda kırsaldan şehre artan nüfus göçü, şehirdeki ekonomik kaos, artan eğitim seviyesine rağmen devleşen cehalet, toplumları sonbaharda dökülen yaprak misali yok ediyordu.
Bahsedilen hakikatin ölümü insanlık mıydı? Sağlık Bakanlığının artan ölüm oranlarındaki yaş dağılımının düşüklüğü hangi yanlışın sonucuydu? Yüz milyona yakın nüfusu olan ülkesinde, yüz milyar nüfusa yetebilecek maya neden yanlış çalınmıştı.

Lisans yıllarında ilkbahar çiçekleri gibi canlıydılar. Farklı fakültelerden ve ana bilim dallarından arkadaşlarıyla geleceğe dair hayal kurar ve çalışırlardı. Ortaya bir fikir atılsa günlerce tartışılır, mutlaka proje hâline getirilirdi. Toplumun bütün ihtiyaçlarına yönelik farklı projelerle geleceğin Türkiye’sine omuz veriyorlardı.
Makine mühendisliğinden arkadaşları her alanda yerli ve özgün makine teknolojisine odaklanmışlardı. Rahmetli Necmettin Erbakan Hocayı öncü kabul etmişler, suyla çalışan araba projeleri uzun süre konuşulmuştu.

Fen fakültesinden arkadaşlar, mikroorganizmaların canlı türleri üzerindeki değişimlerinin besinlere etkisi alanında çalışıyorlardı.

Edebiyat fakültesi Türk Halk Bilimi bölümünden Durmuş ve ekibi, kültürel değerlerin gelecek nesillerin ihyasında eğitime katkısı çalışmasını tez konusu yapmıştı.

Tıp fakültesinden Duygu ve arkadaşlarının, görme yetisini kaybeden hastaların tedavileri üzerine yaptıkları araştırmalar, kendi akrabaları olmak üzere herkesi umutlandırmıştı.

İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesinden arkadaşlarının yerli, faizsiz ekonomik modelin uygulanabilirliği ve yurt dışındaki Türk soydaşlarımızın desteklenmesi projeleri ödül almıştı.

İlahiyat fakültesinden Genç Alperenler grubu, Kur’an-ı Kerim’in çağımızda bilime katkısını sürekli anlatıyorlardı.

Eğitim fakültesinden Sebile, teknolojinin öğrenciler üzerinde etkisini görmek için özel bir kurumda lisans boyunca çalışmıştı.

Kendisinin topraksız tarımla aromatik bitkilerin besin değerlerine yönelik araştırması ve hayvancılıkta süt ürünlerinin çeşitliliği ile pazarlanması projesi doktora tezi olarak kabul görmüştü.

Müzik öğretmenliği bölümünden Özay Gönlüm sevdalısı Mustafa Ali, Değizli şivesiyle “Agideşle mızrapla alcez memleketi, eyi gulak verin bene. Yarenimle çalıp söylevecez garii. Efele gibi zeybek oyne oyne gol ganat gercez mazlum gadaşlara.” derdi. Doğu Türkistan’ı, Gazze’yi hatırlar, ağlardı. Allah’a ve sanata sırtını dayamış, efe ama efendi, yiğit bir Anadolu evladıydı.

Hatrına gelemediği Alperenlerle dolu dolu yıllar geçirmişti. Kredi ve Yurtlar Kurumunda kalmanın güzelliklerini yaşıyorlardı. Farklı bölümlerden arkadaşlarla bulunmak, etkinlikler yapmak paha biçilmezdi. Birbirinden değerli fikir topluluğu gençler, çalışmalarını ve hayallerini KYK Edebiyat Kulübü olarak Nesl-i Âti dergisinde yayımlıyorlardı. İnsanlık adına faydalı olabilecek, dergiyi eline alan her bireyin kendinden bir şeyler bulabileceği, öğrenebileceği kapsamlı, gayretli yiğitlerin eseriydi.

Şanlıurfalı gazeteci ve şair Abdülkadir, “Arkadaşlar, her gönüle gireceğiz.” demişti. Bunlardan mütevellit “Fikirler tüketenlerin değil, üretenlerin eseridir.” şiarıyla basılmıştı.

Yatsı namazından sonra spordan gelen arkadaşlarla mescitte, yemeli içmeli, bol kahkahalı geceler kıymetli zamanlardı. İlkbahar çiçekleri gibi canlı arkadaşlar topluluğu mezuniyet sonrası dağılmıştı. Zira bir araya getiren hayat, bu sefer savurmuştu. Ağlaya ağlaya dört bir tarafa hayalleri için savruldular.
Şimdilerde kendisi gibi müşterek fikirde arkadaşlarıyla üretmeye, yetiştirmeye ve sahip çıkmaya devam ediyorlardı. Hz. Peygamberin (sav) ümmeti gibi her tarafa dağılmışlardı. Tüm bunların ötesinde, çalışan ve üreten bir gençliğin ülkesinde hangi sudan sebeplerle fırsat bulamıyorlardı? Az ve öz olarak altın misali yastık altındaydılar.

Teri soğuyunca kendine gelir gibi oldu. Hayvanların yemini, samanını, suyunu vermiş; bakımlarını yapıp saman paketlerinin tepesine oturmuş, öylece dalgın dalgın otururken dinleniyordu. Tatillerinde mutlaka ailesine yardım eder, hayvanlarla zaman zaman güreş tutardı. Bir dönem okulun güreş takımında olması boşuna değildi.
Ne vakit evine gelse kapıda selam verir, traktörü, arabayı öper; takım elbiseyle ahıra geçer, hayvanların diliyle selam verirdi. Tabii evinin bekçisi Cesur’u boş geçmezdi. Yıllardır bir kuru ekmeğe yal'a, idare ederdi. Lakin arkadan yaklaşan tehlikenin farkında değildi. Küçük kardeşi, şakacı Zekeriya, dirgenin ucuyla saman paketini ittirmiş, abisini su aharının içine düşürmüştü. İnsanın ruhu çocuk olunca samanlık seyran oluyordu. Kahkahalar, bağrış çağrış, toz duman birbirine karışmış; kovalayan kaçanı boğmuş, akşam olmuştu. Ahvali bilenlerin hatıraları akla gelmiştir. Sonuçta bu millet ağaç kovuğundan çıkmadı.

Babası Yangın Efe, “Haydi oğlum, anan sofrayı kuruncaya kadar eksikleri al gel.” dedi. Neşe kaynağı Zekeriya’yı alıp yola çıktılar. Bedenen yorgun olduğu vakitlerde genelde akademik konuları düşünürdü. Şu sıralar yaklaşan sınavların sorularını düşünüyordu. Üst üste açılan soruşturmalar iştahını kırsa da özellikle lisans döneminden bu yana devam eden Nesl-i Âti dergisinin kapanması, ilçede öncülüğünü yaptıkları kooperatifin baskılara dayanamaması, projelere olumlu yanıtlar alamamaları çok yormuştu.

Zekeriya önde, markete girdiler. Efe Ali’nin kızı anacığı kocaman bir liste vermiş, yeğeni Hüma Hanım, “Dediklerimi unutma yakışıklı.” diye tembihlemişti. Bir evin ihtiyacı olan ne varsa azar azar yazılıydı. On dakika sürmedi; tüm marketi dolaştılar, hiçbir şey almadan çıktılar. Alınması gerekenler hain devletlerin sıkıntılı markalarıydı. Tuvalet kâğıdından gıdaya, içecekten kozmetiğe çökmüşlerdi. Tarım ilaçlarında, giyimde, bilimde, medyada söz sahibiydiler.
Aklında kaldığı kadarıyla Yavuz Başkanın yöneltilen bir soruya cevabını hatırladı. Demişti ki: “Arkadaşlar, bizler buraları kaybettik, kaybetmişiz. Onun için geri almamız zor olacak, kolay değil. Çalışacağız, üreteceğiz, kazanacağız.” demişti.
Zekeriya, “Evet dertli hocam, şimdi ne yapacağız?” dedi. “Hiç değilse yerli esnafımız kazansın.” deyip bakkallara azami gayretle uğrayıp evlerine döndüler. Yemekler yenmiş, çaylar içilmiş, istirahat vakti gelmişti. “Müsaadenizle çalışmak istiyorum. Sınavlar yaklaştı.” diyerek odasına çekildi.

Gün boyu telefonuna bakmamıştı.

Köye gittiğinde telefon özürlü olurdu. Yatacağı vakit, gün içinde gelen aramalara, mesajlara ve haberlere bakar, sonra uyurdu. Eli ateşe değer gibi irkildi. Bütün kanallarda, İsrail’in hapishanelerde haksız yere tuttuğu Filistinli mahkûmların idam kararını gösteriyordu.
Çin’in yıllardır Doğu Türkistan’da yaptığını, bütün dünyanın gözü önünde Filistinlilere yapıyorlardı. ABD dünyanın öbür ucundan gelip İran’a saldırıyor, karşılıklı vuruşuyorlardı. Dokuz milyon nüfuslu İsrail, arsız ve fütursuzca saldırıyordu. Kötünün, acının albenisi olamazdı. Adamlar şampanyalarla kutlama yapıyorlardı. Yıllar önce üstat Mehmet Akif Ersoy Çanakkale Şehitlerine şiirinde ne güzel tercüman olmuştu.

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle sefîl

Medeniyet beşiği Avrupa devletlerinin tükürülesi yüzünü anlattığı dizeler, bugün Çin, İsrail, ABD ve benzerleri için anlamlıydı. Sosyal medya çalkalanıyordu. İlk defa bugün saat 24’ü geçmiş, uyumamıştı. Köyündeki zeytin ağaçlarının katlini durdurmak için direnen teyzeler, amcalar, dedeler, çocuklar ve doğa severlerin çığlıklarını, itile kakıla darp edilen insanları izledi.

Aklına son günlerde izlediği İlyas Salman’ın Talihli Amele filmi geldi. Anadolu’nun garip bir köyünden İstanbul’a çalışmak için gelen inşaat işçisinin zenginlerle olan mücadelesini anlatıyordu. Oysa tek niyeti ve gayreti helâl lokma ve huzurlu bir hayattı. Aradan kırk altı yıl geçmişti, hiçbir şey değişmemişti.
Doğu Türkistanlı gardaşlar, Filistinliler, hatta dünyanın öbür ucundan gelip ABD’nin saldırdığı İran halkı; Anadolu’nun ücra ve temiz köşelerinde maden şirketlerine karşı köyünü, toprağını savunan insanların suçu neydi? Güya medeniyet, adalet, eşitlik, kanun neredeydi?

Evlerine el konulan insanlar, zorla kamplara alınan çocuklar, sürgün edilip öldürülen insanlar; açlık, hastalık, sefaletin resmi; çeşitli hastalık ve ilaç tedavisi için denek olarak kullanılan insanlar; İslam âlimlerinden, namusunu korumak için “Canıma kıyabilir miyim?” diye fetva bekleyen kadınlar hangi dünyanın insanlarıydı?
Cahit Zarifoğlu’nun dediği gibi: “Ben bu çağdan nefret ettim, etimle kemiğimle nefret ettim.” sözünü anımsadı. Her zaman olduğu gibi bilgisayar masasının başında uyuyakalmıştı, odasının ışığını buvası söndürmüştü.

Aradan bir hafta geçmiş, fakülteye dönmüştü.

Her zaman olduğu gibi içinde bulunduğu toplumun yıllardır süregelen alışılmış yaşantısını gözlemliyordu. Tamam, “insanlık ayaklansın” demiyordu. En azından bir duruş, bir söz, bir tutum; “mazlumların yanındayız” demek için yeterliydi.

Yıllar önce bir arkadaşı parasızlıktan ağlar, ama iş beğenmezdi. Filistin için ağlar, gavurun kahvesini, kolasını içer, pis pis geğirirdi. İnsanın sözüyle yaşamı neden bir olmazdı? Cahillik mi, yoksa düpedüz vicdansızlık mı?

Kasiyerin “Buyrun hocam.” demesiyle ödemesini yaptı. Bu süre zarfında sınav sorularını hazırlamıştı. Yarın sabah için güzel ülkesinin aydınlık geleceği, aydınlık yarınların çıkarsız fedaileri sevgili öğrencilerine, ömürlerince unutmamaları gereken bir ders hazırladı. Açıkçası karşılaşacağı manzarayı merak ediyordu.
Mesleki alışkanlıklarından bir tanesi, sınav sabahları amfiye ilk önce kendisinin gelmesiydi. Pencereleri açar, düzensiz gördüğü ne varsa düzeltir, tahtaya motivasyon yüklü sözler yazar; bazen semaverde çay ve kahve ikramında bulunduğu bile olurdu. Değerlerini emanet edeceği gençleri sevgiyle yetiştirmeliydi.

Akşamdan tüm hazırlıklarını yapmıştı. Söyleyeceği sözleri, öğrencilerinin tepkisini, vereceği cevapları kafasında hazırlamıştı.

Yıllar önce kız kardeşinin gelin alımında yaptığı konuşmayı izleyen ve çok beğenen patronu Fatma ve ustası Emine ablanın, “Doğru söyle, o konuşmayı nasıl yaptın?” sorularına cevabı, “Günlerce, aylarca hazırlandım abla. Çünkü ben kız değil can verdim abla” olmuştu.

Bugün de “Tedbir benden, tevekkül Allah’tan.” deyip uyudu. Daha önce yaptığı bilgilendirme üzerine tüm sınıflara aynı anda sınav yapacaktı. İstiyordu ki derslerine giren tüm öğrencileri karşısında olsun. Hepsine sınav değil, güzel bir ders vermek istiyordu.

Sınav kâğıtlarını belli bir düzene göre, bilinçli olarak dağıttı. Hocalarından “Söz sizin.” demelerini bekleyen gençler, gördükleri sorular karşısında hep bir ağızdan, “ÖĞRETMENİM BU KONUYU ANLATMADINIZ!” demeye başladılar.

Çünkü her sınıftan öğrencilerin bulunduğu amfide, Ziraat Mühendisliği alanında eğitimini almadıkları ama öğrenmeleri gereken konuların soruları vardı. Cevap kısmında ise bilim insanları olarak “İYİ BİR İNSAN” olarak bilmeleri gereken cevaplar vardı.

Süreç, beklediği gibi gelişiyordu. Tahtaya Cemil Meriç’in “Zulmün olduğu yerde tarafsızlık namussuzluktur.” sözünü yazdı. Farklı kimliklerden takdir gören bir akademisyen olduğu için sabırla bekleniyordu.

“Sevgili çocuklar, bugün sizlere sınav yapmak değil, ders vermek için buradayım. Sizler gelecek vaat eden, tertemiz Anadolu evlatlarısınız. Hayatınız boyunca çok güzel eğitimler aldınız. Ama bir şey hep eksik kaldı. Bu eksikliği gidermek için uzun süredir çalışıyorum.
Yüce Allah kelamı Kur’an-ı Kerim’de Âl-i İmrân Suresi 104. ayette, 'Emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker' yani mealen iyiliği emredin, kötülükten sakındırın der.
Hepimiz her alanda yetkin kişiler olarak yetişiyor, ancak insanlık olarak sağır ve dilsiz kalıyoruz. Şimdi sizlerden kâğıtlarınızın cevap kısımlarını silgiyle silmenizi istiyorum" dedi. Tüm öğrenciler karşılaştıkları manzarayla mahzunlaştı. Kimileri utandı, kimileri tiksindi, kimileri ağlamaya başladı. Sildiklerinde öldürülen çocukları, kadınları, zulüm gören insanları telafuz edilemeyecek görseller gördüler.

“Sevgili evlatlarım, hayatım boyunca Allah’ın kelamında buyurduğu ayet hayat felsefem oldu. Sizler de iyi belleyin. Yarın huzura çıkınca bilim insanları olarak yüzümüz ak olsun. Tahtada büyük mütefekkirin sözünü okuyorsunuz. Zulme taraf olmayın. Sevgili evlatlarım, eğitime ve bilgiye her çağda ve alanda ulaşabilirsiniz. Yalnız çevrenizde ve dünyada yaşanan zulümleri görmek için vicdan, duruş, tavır, ciddiyet gerekir. Atatürk ve şehitlerimizin emaneti ülkemizde ayakta kalabilmek için önce İYİ BİR İNSAN olmak gerekir.”

Doğu Türkistan’dan Gazze’ye, köylerimizden şehirlere insanlığın çeşitli alanlarda yaşadığı zulümleri görebilmeniz için kâğıdınızdaki karekodu okutun. Sizler için içerikler hazırladım. Öğrenin, öğretin, ışık olun insanlığa. Proje üretin, okuyun, çalışın, umut olun dünyaya. İyilerle kötülerin savaşında safları sıkı tutun. Hiç değilse BOYKOT edin.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadisinde şöyle buyurmuştur: 'Kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse kalbiyle düzeltme cihetine gitsin ki bu imanın en zayıf derecesidir.' (Müslim, Îmân, 78)
Öğretmeniniz olarak sizlere Allah’ın ayetini tebliğ ettim. Ben Anadolu evladı olarak ömrümce bu çizgide olacağım. Sizler de bu çizgiden sapmayın. Sınavınız bitmiştir.” diyerek amfiden ayrıldı. Kimselerden çıt çıkmadı.

Canı bildiği ana buvasının ilk okul yıllarında kendini emanet ettiği Uysal Hocası’nı aklına getirdi. Okumayı yazmayı ondan öğrenmişti. Üzerinde emeği olanlara şükranla odasına doğru ilerledi. Zira yol uzun, ömür meşakkatliydi. Selametle...

Anadolu evladı DURMUŞ TINÇ