Sene kaçtı bilmiyorum. Bölüme yeni biri başladı. Gelmesi de çalışması gibi zor olan bu arkadaşımız bize ilginç deneyimler yaşattı. Kadınlar hakkında görüşleri ile neredeyse branşımızın genel doğruları yeniden yazıldı. Lafı dolandırdım biraz, kusuruma bakmayın, ancak yarı profesyonel de olsa bir uzman kişiden böyle şeyler duymak bana hiç hoş gelmedi. Ne derdi derseniz; kadınların erkeği kapıda beklemesini isterdi. Ona su havlu tutmayı, leğende ayaklarını yıkamasını yadsımazdı. Hekimlikte kadın olmayı küçük görür, toplum sağlığı hizmetinde kadın olmayı handikap sayardı. Yani ona göre kadın; savaşamaz, yeterince kavga edemez toplum adına hak arayamaz ve eksik kalırdı. Eksik etek, saçı uzun aklı kısa, elinin hamuru ile erkek işine karışan hali ile “kadın” onun gözünde sanırım değersizdi . Durumu boş anlarımda çok düşündüm, yanıt bulamadım. Ben gibi ve diğerleri de bu duruma, şaştı kaldı. Yorumlar gecikmedi tabi ki; eşi ile arası kötü olmalıydı, istediği ona varmamıştı. Zaten göze hor bir hali vardı, tüm kinini kadınlara kusmaktaydı. Babası anasına saygılı olmamıştı, değer vermemişti ki , babadan gelen kötü örnekleri vardı. Ablaları ile arası iyi olamayınca düşmanlık duygusu iyice pekişmiş olmalıydı. Sert bir erkek kültürü içinde büyümüş hala sıyrılamamıştı. Her nedense yaşamı kadınla sevememiş, kabullenememişti. Diğer yorumları size bırakıyorum artık…
Yıllar önce Anadolu’nun bir köyünde genç bir kadın yolda doğum yapar. Tam da tarlaya gitmektedir, elinde eşine götüreceği sefer tası, su testisi, yazgısı, yayan yapıldak yol alırken sancıları başlar. Olduğu yere çömelir, suyu gelir, doğumu başlar. Doğuma yardım edecek kimsesi yoktur, tek başına bakir doğanın içinde sağlıklı bir bebek dünyaya getirir. Şalvarına sarar, daha kanaması bitmeden, nefesi yerine gelmeden, anlı kurumadan yola koyulur. Adam öfkelidir, yemeği gecikmiş, açıkmış, terlemiş, tarla çapalamaktan yorulmuştur. Kadını, bayırdan bu yana görününce küplere biner, elinde orak kadının üstüne yürür. “Nerde kaldın sen, açıktık burada, nerede eylendin durdun” der. Kadın bitkin halde, elindeki çıkını yere bırakır, şalvarına sardığı bebeği göstererek…”Doğurdum bey, doğrudum” der…..
Vay garip anam vay. Ne günlerden geçti bu kadınlık. Şimdilerde böyle öyküler kalmadı belki ama başka halleri yaşanmaya başladı kadınlığın. Can dostum, yılların sağlık idarecisi, yakınlarda iş yeri hekimi olarak yaşadıklarını benimle paylaştı. Bilirsiniz işte, tekstil ve bazı yan kollar ilde yaygın iş kollarından, çok sayıda kadın istidam edilmekte. İlmeklerin başında, nakışların başında, havlu kenarlarında birçok kadın çalışıyor. Gecesini gündüzüne katarak, ekmeğini kazanıyor. Böyle ince işlerde, zarif parmakların iyi iş yaptığı bir gerçek. Kadınlar doğal yetenekleri ile üretime üretim katıyorlar ama kaçının sigortası var, kaçı yevmiyesini alabiliyor, kaçı iş kazasında sağlık güvenceli belli değil. Mermer sektöründe kadınların çalıştığını duydum hele, çok şaşırdım. Sadece ülkenin değil, dünyanın göz bebeği bu sektörde, toza bağlı akciğer hastalıklarına en kalıcı çözüm hemen üretilmiş. Sigortasız, yevmiyesiz bile olsa her işe hazır halleri ile kadınlar, erkek işi sanılan mermercilikte, emeğin yolunda tozu dumana, iş risklerine aldırmadan ha babam de babam çalışmaktalar. Oysa ben, 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunun için Dedeman otelini hınca hınç dolduran, bakanlık yetkilisi Dr. Rana Güven hanımefendiyi ilgiyle dinleyen “örnek kalabalığı gördüğümde kentim” için çok umutlanmıştım.
Aslında kimselere değil sözüm, hatta yukarıda bahsi geçen hekim arkadaş gibilerine bile sözüm yok, sözüm sadece kendime; devran böyle döner, böyle gelmiş böyle gider be sarı gelin, diyorum, susuyorum. Geçen emek bayramı, anneler günü, ebeler-hemşireler haftası hatırına hadi
“ BU YILDA KADINLIK BİZDE KALSIN”