Yüzdelik oran olarak çok yüksek bir kesimin Müslüman olduğu ülkede yaşıyoruz. Evet burası Türkiye ve herkesin dilinde Müslüman ülke olarak zikrediliyor. Bir nevi Müslüman kimlik üzerimize kazınmış gibi. Kimilerini sevindiriyor kimilerini ise ürkütüyor bu sıfat. Nihai olarak bu sıfatı kimliklerimize de, dini İslam diye işleterek Müslüman-Türk algısını pekiştirmişiz. Fakat birçok soru işareti var aklımda Müslümanlığımıza dair…
On bir ayın sultanı dediğimiz, hazırlıklar yaparak beklediğimiz, hatimlerin, mukabelelerin, duaların ve dua zincirlerinin arttığı Ramazan Ay’ı içerisine girmiş bulunmaktayız. Müslüman bir ülke olarak bu zaman dilimi bizler için çok büyük önem taşıyor aslında ve üç Ayların ilki olan Recep Ay’ından itibaren bugüne hazırlanıyoruz. Peki nedir bu günlerin önemi? Takvime göre 29 ya da 30 gün boyunca yemeyi içmeyi bıraktığımız açlık zamanı mı? Ve bu açlık sonucunda koca bir günün intikamını alır gibi yiyemeyeceğimiz kadar çeşitli yemekler hazırlayıp, karnımızı tıka basa doyurmak ve geriye kalanları atarak iftar sofralarımızı israf sofralarına dönüştürmek mi? Ya da gündüz tuttuğumuz oruçlarla; oruç tutmayan ya da tutamayan kişilere nispet edercesine, tuttuğumuz oruçlar adedince Müslümanlığımızı ispat etme çabası mı? Kocaman bir yıl boyunca içilen içkilerin sadece bir aylığına terk edilmesini gururla(!) anlattığımız Müslümanlık zamanı mı? Yılın geri kalan aylarında kitaplıklarımızda, kılıfları içinde birer tarihi eser gibi sakladığımız Kuran’ı Kerimlerin ortaya çıkma zamanı mı peki?
Evet soruların keskinliği de kızgınlığı da artmadan burada sormaya son verip cevap aramaya başlamak gerek belki de; tabi mantıklı birer cevap bulmak kolaysa… Tavan arasında bir şeyleri kemiren ve ev sahibine bir türlü huzur vermeyen fareler gibi, düşüncelerimden ve sorularımdan dolayı huzur bulamıyorum şu son günlerde. Yıllar önce hepimiz küçük birer çocukken daha coşkulu beklenirdi Ramazanlar. İmece usulü yufkalar açılır, ekmekler yapılır, erişteler kesilir ve sırayla herkesin bu tür gereksinimleri giderilirdi. Nihayet o beklenen gün, yani Ramazan geceleri geldiği zaman ise insanlar koşar adımlarla camilere gider yer bulma telaşına düşerlerdi. Öyle her akşam aynı camiye de gidilmez, şehirdeki camiler imkanlar dahilinde ziyaret edilmeye çalışılırdı. Çocuklar da namaza götürülür, bu ruhu yaşamaları istenirdi. Sahura kalkılır, o küçücük çocuklar da anne babası kaldırmasa bile kendileri uyanmaya çalışırdı. Kalkamayanlar ise biraz kırgın biraz kızgın mutlaka sabah hesap sorardı ailesinden beni neden uyandırmadınız diye. Çocuklar oruç tutmak istediğinde şimdiki gibi bahaneler üretilmezdi. Yok dersine engel olur, yok halsiz kalırsın… Onun yerine orta yol bulunur, çocuklara “Sen çocuk orucu tut hadi, öğleye kadar bir akşama kadar iki oruç tutmuş ol.” Diye teşvik edilirdi onlar da. Oruç tutmayan ya da tutamayan bunu söyleyemez, hatta saygısından diğerlerinin önünde bir şey yiyemezdi. Lokantalar ise camlarına mutlaka bir şey kapatır ne içeride yenen yemeği ne de yemek yiyen kişiyi gösterirdi.
Ne ütopik geldi şimdi bahsettiğim her şey… Çok mu zaman geçti bunca şeyin üstünden diye sorguluyorum yeniden. Yaşadığımız şu günlere bakıyorum da Ramazan'ın bizde yarattığı bir ruh kalmadı sanki. Bırakın bin bir heyecanla yapılan hazırlıkları, oruca ve oruçluya saygıyı bile unuttuk. Özgürce dışarıda yemek yemeye başladık, oruca hürmeten göz önünde yememek bile nefislerimize ağır gelmeye başladı. Çocukları oruca teşvik etmeyi bırakın, onların sağlıklarından ve başarılarından endişe etmeyi Allah rızasından üstte tutmaya başladık. Teravih namazına koşan insanların yerine ezan sesinin yüksekliğinden rahatsız olan insanlar yarattık. Ramazan’dan sonra gelen “Ramazan Bayramı” adı bile ruhlarımıza ağır geldi belki de onun yerine “Şeker Bayramı” ismini kullanmayı tercih ettik. Bayramın amacı, günahlardan arınmayı kutlamakken, onu bile karın doyurma, misafire gösteriş yapma zamanı olarak algıladık. Kuran’ı Kerim’i Ramazan Ay’ına özgü bir kitapmış gibi raflarından indirdik ve katıldığımız mukabele indirdiğimiz hatim sayıları ile etrafa Müslümanlığımızı ispat etme yarışına girdik. Yani “Allah Rızası için” yaşayan Müslümanlar yerine, “Desinler diye” yaşayan insanlar ürettik. İnsanların diyeceklerini Allahın dediklerinden ve bildiklerinden üstün tuttuk.
Bazıları İslam’ın bu denli yayılmasından ve bu kadar rahat yaşanmasından endişeli, bazıları ise İslam’ı rahat yaşamaktan memnun. Oysaki yaşanan hayat onların akıllarındaki senaryodan çok daha farklı ve çok daha korkutucu. Yaşananlar sekülarist bir toplumun temellerini sağlamlaştırıyor; Müslümanlığı ise gösteriş ve şekilcilikle sınırlandırıyor. Lafa gelince herkes dindar, dilimizde söylem çok; fakat aklımızda tek bir ayet yok. Hadi diyelim birkaç ayet biliyoruz bu sefer anlam yok! Tavsiye ve lafa gelince bizden dindar yok; ancak yaşantıya gelince durum felaket. Hepimiz kalplerimizin temiz olduğunu söylüyoruz, amellerimizin temizliğinden şüpheliyiz. Düşünelim; aylarca Kuran’a dokunmayan el, ramazanda Onu yere düşürmüyor. İbadetlerimiz ya eksik ya da riya ve gösteriş var kimisinde. Kısacası; yaşantımız var ama o yaşantıyı dolduracak ruh her geçen gün azalıyor maalesef…
Güzel bir tespit var aslında “Müslüman İslam’ı yaşadığı çağa uydurmaz; yaşadığı çağı İslamiyete uydurur.” Ramazan’ın ruhuna layık kelimeler dökülmedi belki kalemden ama kırgın kalem gördüğü tabloya, izlediği senaryoya. Ramazan ruhunun kalplerimizde yeniden dirileceği, İslam’ın gösterişten çok yüreklerimizde yaşamaya başladığı günlere hasret…
