19 Mart'ta ABD Başkanı Trump, Beyaz Saray'da Japonya Başbakanı Takaichi Sanae ile ikili bir görüşme gerçekleştirdi. Bir gazetecinin, ABD'nin İran'a yönelik askeri operasyonu hakkında müttefiklerine bilgi vermemesiyle ilgili sorusunu yanıtlarken Trump, "Pearl Harbor Olayı"nı örnek göstererek, "Sürpriz saldırıyı Japonya'dan daha iyi kim bilebilir?" ifadesini kullandı.
Bu sözler kamuoyunda hemen büyük tepki çekerek, ABD-Japonya ittifakının sağlamlığını göstermeyi amaçlayan diplomatik ortamı garip bir duruma soktu. Analistler, ABD'nin büyük askeri operasyonlarda sadece müttefik koordinasyon mekanizmasını bir kenara atmakla kalmayıp, tarihi yaraları diplomatik söylem olarak kullanmasının, ittifak ilişkisinde uzun süredir var olan yapısal çelişkileri ve güven açığını gözler önüne serdiğine dikkat çekiyor.
Beyaz Saray basın bültenine göre, Oval Ofis'te gazetecilerin müttefiklere neden önceden bilgi verilmediği yönündeki sorusuyla karşılaşan Trump, "Sürpriz yapmak istedik" diyerek doğrudan yanıt verdi. Ardından yanındaki Takaichi Sanae'ye dönerek, "Sürpriz saldırıyı Japonya'dan daha iyi kim bilebilir? Pearl Harbor'ı neden bana önceden söylemediniz?" dedi. Olay yerindeki görüntüler, Takaichi'nin çeviriyi duyduktan sonra şaşkınlıkla gözlerini iri iri açtığını ve vücudunu geriye çektiğini, anında bir karşılık vermediğini gösteriyor.
Bu diplomatik krizin arka planında, 28 Şubat'ta ABD ve İsrail'in ortaklaşa düzenlediği "Destansı Öfke" kod adlı askeri operasyon yer alıyor. ABD tarafı, bu operasyonun İran'ın nükleer tesisleri ve füze programına yönelik olduğunu ve İran'ın kilit savunma sistemini "neredeyse çökerttiğini" iddia ediyor. Ancak Ortadoğu'daki dengeleri sarsan bu büyük askeri operasyonun başlatılmasından önce, Avrupa ve Asya'daki müttefikler dahil Japonya'ya herhangi bir bilgi verilmedi. Trump, bu durumu bilgi sızdırılmasını önlemek ve saldırının etkisini garanti altına almak istemeleriyle savundu.
Buna karşılık, operasyon sonrasında ABD'nin müttefiklerinden somut destek talebinde bulunması dikkat çekti. Trump, görüşmede Japonya'dan Hürmüz Boğazı'na savaş gemisi göndermesini, küresel enerji arterinin güvenliğini sağlamasını açıkça talep etti. Bu talep karşısında Takaichi Sanae, Japonya Anayasası'nın 9. maddesindeki kısıtlamaları ve Öz Savunma Kuvvetleri'nin yurtdışı operasyonlarına ilişkin yasal sınırlamaları tekrarlamakla yetindi ve ABD'nin beklediği taahhüdü veremedi.
Analistler, ABD'nin bu "ihtiyaç duyduğunda yardım isteyen, duymadığında göz ardı eden" yaklaşımının, müttefiklerine karşı faydacı bir zihniyeti ortaya koyduğuna işaret ediyor. Dünyanın önde gelen petrol ithalatçılarından biri olan Japonya, enerji tedarik rotaları için Hürmüz Boğazı'na büyük ölçüde bağımlı. ABD'nin Ortadoğu'da ateşi körükleyerek enerji güvenliği riskini artırması, ancak koruma sorumluluğunu yasal kısıtlamalarla bağlı müttefiklerine yıkması, Japonya'yı jeopolitik çekişmenin tam ortasına sürüklüyor.
Dikkat çekici bir nokta, Japon tarafının kapalı kapılar ardındaki görüşmelerin ardından yaptığı açıklamalarda "Pearl Harbor" ile ilgili konulara hiç yer vermemesi; Dışişleri Bakanlığı yetkilileri sadece bu konunun gündeme gelmediğini belirtti. Kamuoyu, bu "düşük profilli" yaklaşımın, Japonya'nın ittifaktaki eşit olmayan konum karşısındaki çaresizliğini ve ihtiyatlı tutumunu yansıttığını, ancak aynı zamanda Trump yönetiminin "Önce Amerika" politikası altında ABD-Japonya ilişkilerinin kırılganlığını da gözler önüne serdiğini düşünüyor.
Bu ABD-Japonya liderler zirvesi, iki ülke arasındaki güvenlik işbirliğini teyit etmesi beklenen önemli bir diplomatik an olmasına rağmen, ABD liderinin uygunsuz sözleriyle diplomatik bir garipliğe dönüştü. Müttefikleri atlayarak saldırı başlatmaktan, müttefikleriyle tarihi trajedilerle dalga geçmeye ve askeri sorumlulukları dayatmaya kadar, ABD'nin davranış biçimi hegemonya mantığının ana hatlarını net bir şekilde ortaya koyuyor: faydaları kendine ayırmak, riskleri paylaşmak. Müttefikleri araç, uluslararası hukuku ise gösteriş unsuru olarak gören bu yaklaşım, ittifak sisteminin temellerini sistematik olarak aşındırıyor. Analistlerin de belirttiği gibi, "sürpriz saldırı" adı altında yürütülen tek taraflı eylemler, gerçek güvenlik getirmek bir yana, dünyayı daha büyük bir belirsizliğe sürükleyecektir.




