Neşet Ertaş’ın türkülerinde en çok rastlanan konulardan biri, fikir beyanı öğüt, nasihattır. Onun arif kişiliğinden kaynaklanan ve çeşitli konularda duygu ve düşüncelerini aktardığı; bir şey öğrenmek, bir düşünceyi iletmek amacıyla dile getirdiği, ariflerin dünyadaki varlık nedenine paralel olarak, cahil eğitimine katkı sağlayıp yönlendirmelerde bulunduğu bu tip eserlerde Neşet Ertaş; söyleyeceklerini, deyişleri yoluyla yine kırmadan, incitmeden, ileri gitmeden dile getirir.

Ertaş, deyişlerinde doğumdan-ölüme, insanlığa ilişkin her konuyu ele aldığı gibi, ölüm ötesine dair birçok inanç, duygu ve düşünce unsurlarına da yer verir. Genellikle kendini karşısındaki kişi yerine koyarak olayı, olguyu ve ilgili durumu ele alan Neşet Ertaş; çoğu zaman konu ile kendisi arasında özdeşlikler kurma yoluyla da hem söyleyeceklerinin daha mütevazı ve yumuşak bir biçimde şiirlerinde algılanmasını sağlar, hem de inancına göre her şeyin temeli olan kendini bilme anlayışını yine kendisi üzerinden ortaya koyarak deneyimlerini aktarır.

Neşet Ertaş’ın fikirlerini beyan ettiği; insana dair cehaletin ne olduğu ve bundan kurtulmak gerektiğini vurgulayan deyişleri çoktur. Bu olgu temelinde insanın aslından temiz doğduğu, cehaletten kurtularak kendini bilen kişinin yeniden temizlendiği, Ertaş’ın deyişlerinde sıkça işlenir. İsterim ki bu dünyada hiç kimse cahil kalmasın! diyerek temel duygu ve düşüncesini ortaya koyan Ertaş, bu durumdan kurtulmanın yolunun da; bilgiden, bilimden, eğitimden geçtiğinin altını çizer.

Bir başka deyişinde; ilimsizlik, bilgisizlik, sevgisizlik, saygısızlık yüzünden insanın ne durumlara düşebileceği, ne hâle dönüşebileceği ve başına neler gelebileceğini anlatıp bu kavramların altını çizerek önemini vurgular. Cahil insanın; şeytanlaşmış olanların sözüne kanıp onların çekip çevirdiği yönde davranışlarda bulunabileceğini, böylelikle en büyük suçları bile işleyebileceğini belirten Neşet Ertaş, deyişlerinde bu duruma karşı öğütlemelerde bulunur.

Neşet Ertaş’a göre, insanlar arasında ayrımcılık yapmak da cehaletten kaynaklanmaktadır. Kendini bilmez kişilerin, insanı insandan üstün ya da aşağıda görmesini yanlış bulan Ertaş, bu durumu çarpıcı anlatımlarla eleştirerek insanlığa verdiği zararları dile getirir. Abdal olmalarından kaynaklı, kendilerinin de sürekli karşı karşıya kaldıkları bu tutumdan dolayı, bu yöndeki eserlerinin sayısı epeyce fazladır. Ancak Ertaş, bu tip eserlerinin çoğunluğunda özel olarak kendi durumlarını ortaya koymak yerine, konuyu genel bir insanlık sorunu hâlinde ele alarak söylemlerini bu yönde dile getirir.

Neşet Ertaş’ın deyişlerinde, başka konularda da durum tespiti yapıp öğütler verdiği görülür. Zaman sana uymaz, boşa çalışma! diyen Ertaş, daima kişinin zamana uyması gerektiğinin altını çizer. Ne söyleyim şu dünyanın hâline? dizeleriyle başlayan türden deyişlerinde ise, insanların ayrışarak birbirinden kopmuşluğunun altında yatan nedenlerle, bunun sonucu yaşanan acıları ve çatışmaları dile getirerek insan birliğinin önemini vurgular.

Neşet Ertaş’ın; insan haklarını, dostluğu, kardeşliği, paylaşımcılığı vb. ele aldığı deyişleri, insanlık ve toplum adına en önemli eserlerindendir. Onun insancıl özünü, sevgi dolu yüzünü ve gerçekliğini ortaya koyduğu bu deyişleri, çağdaşlığın ve evrenselliğin zirvelerine ulaşmıştır. Bu duygu ve anlayışı; ‘Dünyadaki rahatsızlıktan kurtulmanın tek yolu paylaşmaktır; insan haklarıdır, hak eşitliğidir.’ sözleriyle açıklayan Ertaş, eserlerinde bu kavramların her birine ilişkin kendince güçlü tanımlar ortaya koyar. Bu tip eserlerinin belki de en ünlüsü olan ve; "İsterim ki bu dünyada" dizeleriyle başlayan deyişinde Neşet Ertaş; kardeşlik, dostluk, paylaşımcılık, insan hakları vb. olgularının ne anlamlara geldiğini ve dünyada nasıl uygulanması gerektiğini, kendi umutları üzerinden ortaya koyar.

Neşet Ertaş’ın, insancıl olguları ele aldığı eserleri yanında; inancını, duyguyu ve düşüncelerini dile getirdiği, inanç eksenli felsefi deyişleri de bulunmaktadır. Kendini bilme temeli üzerine kurulu bu tür deyişlerde Ertaş, genel olarak tüm canların Hak’tan geldiğini, aynı ve eşit olduğunu vurgulayarak bunun üzerinden bir takım çıkarımlarda, yaklaşımlarda ve önermelerde bulunur. "İnsanlar kendini bilebilseydi", dizeleriyle başlayan ünlü deyişinde, Hakk’ın insana tanıdığı ayrıcalığı belirten Neşet Ertaş; insanca yaşamanın öncelikle bu ayrıcalığı hak etmenin bir gereği olduğu, böylesi bir yaşam sonucu dünyada haksızlığın, kavgaların biteceğini öngörür.

Neşet Ertaş; "Nerde arıyon divâne gönlüm?" adlı deyişinde de insanın üstün yaratılışından kaynaklı özelliklerini ortaya koyarak Hakk’ı kendi özünde, ihtiyacı olduğu her şeyi de kendi cevherinde araması gerektiğini anlatır. Benzer başka bir deyişinde ise, dünyanın insanın geçici vatan-yurdu olduğunu dile getiren Ertaş; buna göre, dünyada özenle, birbirine saygı duyularak yaşanılmasının önemini vurgular.

Neşet Ertaş, deyişlerinde insan ‘can’ ve ‘gönül’ olarak iki ana kavram içerisinde ele alır. Tüm canların Hak’tan geldiğine, gönlünün Hak olduğu inanan Ertaş; canın incitilmesinin, kalbin kırılmasının Hakk’ı incitmek ve Hakk’ı kırmak olarak görülmesi gerektiği ile can yakıp kalp kırmamak yönünde öğütlerde bulunur. "Can yakıp kalp kırma ey insanoğlu!" dizeleriyle başlayan deyişinde, "Senin de gül benzin solacak, herkes ettiğini bulacak, amel defterlerin dolacak, ruh Allah’a teslim olacak bir gün"; diyen Ertaş; "Sakın ol ha, insanoğlu incitme, can incitme!" dizeleriyle aynı öze ilişkin güçlü vurgular yapar.

Neşet Ertaş, gönül kavramını, çoğu zaman doğrudan Hak ile özdeşleştirerek biçimlendirir. Ünlü deyişi; "Dinle sana bir sözüm var"da, gönlü Hak olarak tanımlayan Ertaş, gönüle saygının Hakk’a saygı olduğundan hareketle gönülden giden bu yolda, yine vahdet-i vücût (insan-Tanrı birliği) anlayışını ortaya koyar. Birçok deyişinde de doğrudan Allah’a yönelir ve onunla bütünleşen anlatımlara yer verir.

Deyişlerinde çoğunlukla geneli gözeterek her olguyu toplum adına irdeleyen Ertaş’ın, kimi zaman kendine özgü konuları ele aldığı ve kendisi ile özdeş bir yaklaşım sergilediği de görülür. Özellikle kendisinden yola çıktığı, kendi durumu üzerine duygu ve düşüncelerini ortaya koyduğu deyişlerde Ertaş, konuları özgün bir ifade ele alarak işler. Bu tip olanların çoğunluğu; aşk, sevda ve sevgiyle ilgili kavramlar üzerine söylediği, bunların ne olduğu, âşıkların nasıl davranması gerektiği yönündeki eserlerdir.

Neşet Ertaş’ın böylesi eserlerinde, yâr tanımlaması çokça geçer. Yâr kavramını geniş bir bakış açısı ile ele alan Ertaş, bununla ilgili deyişlerini eserlerinde çeşitli yönleriyle ortaya koyarak kendi yârına karşı duydukları ince bir dille dizelere döker. Bu dünyada yârdan gayrı bir şey beklemeyen, her şeyi yârde bulup yâriyle bir olmayı dileyen Ertaş’ın böylesi eserleri duygu yüklü, bir o kadar da zengin anlatım özelliklerine sahiptir. Ertaş, kimi deyişlerinde seyrek de olsa kişisel konulara, belli bir bireyi ve olguyu amaçlayarak dizeler de dile getirmiştir.

Neşet Ertaş’ın eserlerinde en en çok karşılaşılan konulardan biri diğeri; yakınma-dert yanmadır. Yaşamındaki kalıcı ya da geçici olumsuzluklara karşı hoşnutsuzluk, sızlanma, yakınma, hatta isyan biçiminde ortaya çıkan bu tip eserler, onun çeşitli durumlara karşı duyduğu tepkinin yansımalarıdır.

Ertaş, yaşamın içerisinde gelişen olumsuzluklar yanında, nedenini ve sonucunu değiştiremediği, kendisini derinden etkileyen çeşitli unsurlara karşı tepkisini de felek, ya da sebep gibi kavramlar üzerinden dile getirir. Dünyayı, hoyratlar âlemi; yalancıların yalanlaştırdığı yalan dünya olarak görüp kırıcı davranmaktan, başkalarını zora sokmaktan, üzmekten, kötülükten çekinmeyenleri felek diye adlandıran Ertaş; "Kahpe felek, zalım felek" gibi deyimlerle hem olumsuzluklara, hem de bu olumsuzluğu yaratanlara karşı tepkilerini dile getirir.

Ertaş’ın en çok yakındığı da, kara bahtı/kötü talihidir. Ona göre, daha doğduğu gün karşısına dikilen kara bahtı, yaşamının son gününe kadar da yakasını bırakmamıştır. Yaşadığı her şeyi kara bahtına bağlayan Ertaş, ondan yakındığı kadar hiçbir şeyden şikayet etmemiştir.

Neşet Ertaş’ın, dert yanma ve yakınmalarda kullandığı simge sözcüklerden biri de, kaderdir. Aslında kader inancından uzak olan Ertaş, kader/yazgı kavramını da tıpkı felek benzeri bir anlayışla ele alır. Onun bu anlayışı; "Kader, kader derler; bu nasıl kader?" dizeleriyle başlayan eserinde yaptığı eleştiride belirgin olarak görülür. Kaderi bir yazgı olarak görmeyen, yaşanılanları feleğe bağlayan Ertaş, "Yazımızı felek yazdı, mevlâdan değil!" diyerek yazgı olarak inanılan şeyin kötü insanların yarattığı olumsuzluklar olduğunu vurgular.

Neşet Ertaş’ın yakınması daha çocukluk yıllarından beri başlayarak, yaşamının çeşitli alanlarını kapsar. Türkülerinin birinde; "Anamdan doğalı garip kalmışım"; diyen Ertaş, bu süreci ortaya koyar. Kimi dizelerinde ise yaşamını kaplayan ve yüzünün gülmesine engel olan şeyleri dile getirir. Onun, sığınacak çok fazla yeri de yoktur. "Doğrunun dostu Allah’tır, eğrinin hasmı Allah’tır"; diyen Ertaş, genellikle Hakk’a yönelir diyeceklerini; kötülerden yakınır, sonrasını Allah’a bırakır, ondan yardım bekler.

Dostluğu bilen, dostuna dost Ertaş, garip gönlünü bilecek bir dost arar da, bulamadığından olsa gerekir kimi zaman bir yüce dağa sığınır, derdini ona açar. Çünkü dağlar hem arka verir, hem dert ne kadar büyük olsa da çekip alır, hem de sır tutar. Neşet Ertaş’ın dağlara yaslanışı, içini açışı en çok Çiçek Dağı’nadır. Çünkü Çiçek Dağı hem Garib’in yurdu hem de dizi sızılı anasının çileli bedenini sarıp sarmalayan kabridir. Bu yüzden içinde bin türlü derdi gizlidir. Derin bir of çeker, başlar derdini dökmeye. Çiçek Dağı hem ağır başlı, hem de gururludur. Dinler onu. Toprağının bu has evladını tanır, bilir neler yaşadığını. Yüreğinin yangısını, bağrının sızısını, avazını, çılgınlığını çiçeklerle karşılar, hoşlukla ağırlar; derdine derman olmak ister.

Neşet Ertaş’ın, eserlerinde dert yanıp yakındığı konuların başta geleni; daha akıllı yeni yeni erdiği günlerden ömrünün sonuna kadar karşısına çıkan ve kendisine yaşamı boyunca türlü acılar çektiren ayrımcılık ve hor görmedir.

Ertaş; aşireti gibi kendisinin de yaşamına damgasını vuran, türlü acıların kaynağı olup içi acı ve feryatlarla dolu türküler, uzun havalar ve özellikle de bozlaklar söylemesine neden olan bu olgulara karşı tepkisini, eserlerinde kendine özgü bir dil ile ortaya koymuştur. Bu tip eserlerinde kimi zaman garibanlığı, ezilmişliği vurgular; kimi zaman insanların kardeşliği temelinde benzer bir tavır dile getirir; bazen de Tanrı’nın insanları bir yarattığı düşüncesine göndermede bulunarak eşitlik vurgusu yapar.

Neşet Ertaş’ın bu tür eserlerdeki anlatımı genel üslup içerisinde olup yine kırmadan, incitmeden ve ileri gitmeksizindir. Ancak, o kendisini derinden yaralayan bu duruma karşı tepkisindeki güçlü vurguyu, sesi ile yapar. Sesindeki yürek dağlayan tonlamalar zaman zaman isyanım ortaya koyan gür avazlara, acı dolu feryatlara dönüşür. Yüksek perdelerden güçlü ve yanık avazlarla kopardığı feryatlar tıpkı birdenbire parlayan güçlü bir ateşin yavaş yavaş sönmesi gibi ağır ağır sönümlenerek sona erer.

Ertaş’ın bu tip eserlerinin en bilinenlerinden biri; "Bir yaratmış Allah tüm insanları", dizeleriyle başlayan ünlü bozlağıdır. Ertaş, bu eserinde Allah’ın insanları bir yarattığı olgusundan yola çıkarak ayrımcılığı yaratanların fesat olduğu, ikiliğin onların ikircikli özünden gelen niyetlerinden kaynaklandığını söyler. Onun benzer konudaki bir başka eseri de; "İkilik noktasın çıksın aradan" dizeleriyle başlayan bozlağıdır. Allah’ın bir yarattığı insanın arasına ikilik koymanın kötülük olduğu, asıllarının birlik, beraberlik ve sevgi olduğunu belirten Ertaş, böylelikle kötülüğün kovulabileceğini de vurgular.

Neşet Ertaş’ın eserlerinde yakındığı temel konulardan biri de, onu bir gurbetten ötekine savuran koşullar ve gurbetçiliktir. Gurbetçidir Ertaş. Gurbet elin değişmez yolcuları olan gariplerden, derdini çekenlerden, acısını bilenlerdendir. Bir lokma ekmeğin peşinde bir gurbetten ötekine koşmakla örülü ömründe, gurbet onun için hep ayrılık, çile, özlem olmuştur. Hele de gurbetteki gariplik.

Gariplik ne kadar zorsa gurbet ellerinde, Garip olmak bir o kadar daha zordur. Ancak, o; güçlü ruhu, mücadeleci yapısı ve cevheri ile nerede olursa olsun kendisini yeniden var etmesini bilir. Bilir de, yaşadıklarını yüreğini incitir, dayanamaz ve türküleriyle içindekini dışarı atmaya başlar. Gurbetlik, Ertaş için yalnızlık demektir. Ömrü gurbet ellerinde geçmesinden olacak ki, onda gelişmiş en baskın duygu yalnızlıktır. Üzerine böylesi bir derin yalnızlık sinmiş Ertaş, kendisini çepeçevre saran zahiri gurbetin içerisinde bir de kendi iç gurbetine çekilerek, deyimi yerindeyse gurbetin gurbetini yaşar.

Neşet Ertaş için, hele de gurbette yaşanılan aşk acısı çok daha zordur. Nitekim onu yurdundan, memleketinden koparıp sonsuz gurbetlere salan şeylerin başta geleni de sevip kavuşamamasıdır. "Başımı alıp memleketten çıktım, hâlâ gidıyorum", demesi gurbeti kanıksamışından değil, hem dış hem de iç gurbetinin tükenmez oluşundandır. Ertaş’ın ilk plağı; Dağlar başı karlı olur, sevdasının kendisini gurbete salsın, gurbette kalışının öyküsüdür. "Ağlarım, ağlarım ah, kaldım gurbette eyvah!" diye seslenişi hep bu duygunun iç acıtan yansımalarıdır. Gurbet ellerinde bağlanan yollar, yârdan ayrı düşeli geçmeyen günler; kavuşmanın istek ve arzusu, dünyanın başa zindan oluşu hep gurbetliğin bitip tükenmek bilmez yüzüdür. Gine mi gurbete düştü yolumuz? diyerek yakınıp dertlenmesi ise, yaşadığı ve yaşayacaklarına karşı bıkkınlığını dile getirişidir.

Neşet Ertaş; her ne kadar yaşamının birçok alanını kaplayan olumsuzluklardan yakınsa da, sonuçta inançlı biri olarak olumlu taraftan bakıp şükredebilen bir anlayışı vardır. Onun bunca sızlanması, ah çekip zar etmesi sonrasında bile yine de olumlu bakışı, ölümünden çok kısa süre önce kaleme aldığı ve adeta veda niteliğindeki şiirinde belirgin olarak ortadadır. "Tükendi ömrümün çoğu gidiyor"; dizeleriyle başlayan şiir; çoğu gitmiş, tükenmek üzere olan ömrünün son günlerindeki muhasebesinde bile kimseye kırgın ya da küskün olmadığını, henüz yüreğinde aşkın ateşinin yandığının, aşk ile sürdüğü yaşama aşk ile veda ettiğinin dizeleridir.

Yaşamı aşk ile kavrayıp sevgi penceresinden bakan ve bu anlayışı eserlerine yansıtmış Neşet Ertaş’ın türkülülerinde en çok rastlanan konulardan bir diğeri, sevgidir. Sevginin, Ertaş şiirlerinde hem somut hem de soyut iki anlamı vardır. Ona göre sevgi, hem dışın güzelliği hem de için pırıl pırıl temizliğidir. Yüreği pak eden, insan var eden, cennet-i âlâyı kula kazandıran, insana nimetleri çok eden hep sevgidir. Ertaş, sevginin Hak olduğuna inanır. Ona göre sevgisiz kalan Hak’sız kalır. Bu nedenle Hakk’a ulaşmada gözlerdeki perdeyi kaldıran, insan Hak ile Hak eden hep sevgidir. Öyleyse bâdelere doldurulup içilen de, her nefeste ciğere çekilen de; kısacası ekilen de, biçilen de sevgidir. Çünkü sevgi, her şeyden ezel, her şeyden güzel; sevince her şey daha güzeldir. Neşet Ertaş’ta, bu denli güçlü bir şekilde can bulan sevgi kavrayışı ve inancı, sevginin bir tür ibadet olduğuna varan bir anlayışa ulaşır. Ona göre; eğer insanlar birbirini sevmezse gönüller gülmez, muhabbet de Hakk’a ulaşmaz. Çünkü sevgi hem muhabbet, hem de muhabbet duyulan Hak olup sevgisiz Hakk’a kul olunamaz.

Sevgiyi, ibadet bilen; güzele, güzelliğe âşık Ertaş’ın sevgisi, onun nice güzellemeler söylemesine neden olmuştur. İnsan ve doğa sevgisini coşkulu bir biçimde işleyen Neşet Ertaş’ın bu tip eserlerinde genellikle sevgilinin güzelliklerinin anlatıldığı, doğa ile özdeşlikler kurularak türlü betimlemeler yapıldığı görülür. Kendisini, gül aşkına seher vaktinde zar edip garip garip öten bülbül ile özdeşleştiren Ertaş, sevgisini de güle benzetir. "Bülbül figan eder güllere karşı, o yar benim gülüm değil mi?" deyişi bundandır.

Garip bülbül için, sevgilinin zülfü de sazının telleri gibidir. Sevgiyle, coşkuyla çaldığı sazının telinde, zarif bir dille tanımladığı sevgilinin cemalini gören güllerin açılmasını, aşklarının coşmasını, dilsizin dile gelerek konuşmasını, hep onun güzelliğine bağlar. Tığ gibi kirpikleri, hilal kaşları, sürmeli gözlerindeki can alıcı bakışları ile yakıp yandıran sevgilinin edasındaki, nazındaki bin bir tat da dünyada hiçbir şeyde yoktur. Can alıcı bakışları ile can alan sevgili, her derdin ilacıdır, çaresidir. Güzel bakıp güzel gören Ertaş’ın güzellemelerindeki sevgili, kimi zaman da burnu fındık, ağzı kahve fincanı, ağladıkça gözlerinden mercan gibi yaş döken, aşığının canını adeta telef eden şeker, şerbet, bal; Acem Kızı’dır.

Neşet Ertaş’ın eserleri arasında, ölüm üzerine duyulan acıların ve ölenin iyiliklerinin anlatıldığı ağıtlar da sıkça görülür. Anonim Halk Müziği içerisinde genellikle halk hikâyeleri, destanlar ve profesyonel ağıtlardan geçerek türküleşen ve geniş bir dağarcık oluşturan ağıtların, Neşet Ertaş’ta iki yönlü anlatımı vardır. Bunlardan biri; genellikle okuduğu usta malı eserlerin içerisindeki bu bakış açısında gelişmiş ağıtlardır. Köprüden geçen gelin alayının, köprünün yıkılması sonucu suya düşüşü ile gelinin trajik bir şekilde yaşamını kaybettiği ya da tuz taşıyan katırcıların Şeker Dağı’nda donarak ölmeleri bunlardandır.

Neşet Ertaş’ın seslendirdiği ikinci tip ağıtlar; kendisinin seçtiği belirli kişilere yaktığı özel ağıtlardır. Ertaş; bu tip ağıtları, kimi zaman hem kendisi hem de toplum için önemli olduğuna inandığı insanlara, kimi zaman da yalnızca kendi yaşamında önemli izler bırakmış değer verdiği kişilere adamıştır.

Duygusal yapıya sahip, duyguları uçta yaşayan yankı yürekli Neşet Ertaş’ın icrası ve yarattığı etki de belki de en başarılı olduğu türlerden biridir ağıtlar. Bu tip eserlerde olayı dramatize ederek özgün anlatımlarla betimleyen, seslendirirken de hâlden hâle girip, duygudan duyguya geçen Ertaş’ın söyleyişleri iç yakıcı, yürek parçalayıcıdır.

Buldan’da Kışlık Hazırlıkları Başladı! Tarhana ve Erişteler Buldan Bezinde Saklanıyor
Buldan’da Kışlık Hazırlıkları Başladı! Tarhana ve Erişteler Buldan Bezinde Saklanıyor
İçeriği Görüntüle

Ertaş’ın, kişilere yönelik söylediği ağıtların sayısı fazlaca değildir. Bunlardan biri; yaşamında en önemli yeri tutan, ona hayatı ve sanatı öğreten babası-ustası Muharrem Ertaş için yaktığı ağıttır. Ertaş bu ağıtı, babasının cenaze törenine yetişemediği ve o yokken toprağa verildiği için yakmıştır. "Uzak yoldan geldim hasretim için; hani nerde babam, Muharrem nerde?" dizeleriyle başlayan bu ağıtta Ertaş; babasının önemli yanlarını, kendisi için ne demek olduğunu, hayat-sanatı kendisine öğretişini ve ölümünden duyduğu üzüntüyü çarpıcı bir dille anlatmıştır.

Neşet Ertaş’ın yaşamında iz bırakmış ve kendisi için acıt yaktığı bir başka kişi çocukluk aşkı Menoş’tur. Evcilik oynarken âşık olduğu, ancak babasının göçerliği dolayısıyla ayrılıp bir daha da kendisinden haber alamayan, sonunda ölüm haberini duyan Ertaş’ın, Menoş için aynı gün yaktığı "Vay vay dünya" adlı ağıt, sözleri, ezgisi ve deyişi ile son derece içli bir eserdir. Ertaş; ağıtta, onun yaşamını ve ölüm ânını kendi anlatımları ile tasvir etmiştir. Gerçek adını vermek istemediği için Menoş biçiminde söyleyen Ertaş, o gün yaşamında ilk kez bastan aşağı siyah giyerek sahneye çıkmış ve ‘Vay vay dünya/Menoş’ ağıtını okurken sahnede ağlamıştır.

Neşet Ertaş’ın eserlerinde görülen konulardan biri de övgü/methiyedir. Ertaş’ın methiyeleri üç konu üzerine biçimlenmiştir. Bunlardan biri; canlı Hak dediği ve hikmetlerini gizli sır olarak gördüğü analardır. Ertaş, analar üzerine söylediği birçok şiirinde, anaların yüce mertebesini ve kaynağını Hak’tan alan hikmetlerinin gizli sırlarını ifade etmeye çalışır.

Ertaş’ın methiye söylediği ikinci grup; sevdiği ve yaşamında önemli yeri olan kişilerdir. Ertaş, "Aydost deyince yeri göğü inleten" diye başlayıp birçok yönüyle methettiği babası başta olmak üzere, emmisi Hacı Taşan, sevdiği dostu Aşık Mahzuni ve sahnede felç geçirdiği günden başlayarak, kendisi ile ilgilenen Doktor Mehmet Ali Altın için övgüler söylemiş; onların önemli yanlarını, insancıl özelliklerini ve kendisi için değerini ortaya koymuştur. Ertaş bir de anavatan, baba yurdu Kırşehir’e; Şirin Kırşehir diyerek methiye söylemiş doğup büyüdüğü toprağının çeşitli yönlerini hoş bir dil ile övmüştür.

Neşet Ertaş’ın eserlerinde görülen konulardan biri de vergi/eleştiridir. Söyleyeceklerini, karşı karşıya gelmeden daima özen içerisinde belirten Ertaş’ın eleştirileri genellikle toplum adına, toplumu yakından ilgilendiren olaylara ve durumlara yöneliktir. Yokluğu, yoksulluğu, haksızlığı, kötülüğü toplum adına eleştiren Ertaş, ne olması gerektiği konusunda da önerilerde bulunur. Bu olgular yanında, ayrıca aşiretinin yaşadığı horlanma düşüncesine de eleştiriler yönelten Ertaş, çeşitli eserlerinde bu durumu da çarpıcı bir dille yerer.

Ertaş’ın, kişileri hedef alarak söylediği vergiler hemen hiç yoktur. Bu konudaki tek örnek; evliliği sırasında babası ile düştüğü ikilem sonrası, babasının türküsünde geçen; "Aslı bozuk; alma dedim, evladım!" sözü üzerine onun ölümünden sonra verdiği yanıttır.

Ertaş’ın, yergide bulunduğu bir başka durum ise, yaşarken kendisi ile ilgili olarak çıkarılan öldü haberlerine ve sorumsuzca bu haberi çıkaranlardadır. Ruhunu derinden yaralayarak kırılmasına neden olan bu duruma Ertaş, Almanya’da yayımlanan yerel bir Türkçe gazetenin kendisi ile yaptığı bir görüşmede yanıt vermiştir: "Sormadılar bana, acep nerdeyim! Haberim yok; bana, ‘öldü’ demişler!" dizeleriyle başlayan şiirinde, hem bu durumu hem de buna neden olanları ironik bir dille eleştirmiştir.

Neşet Ertaş’ın sözlü anlatımında; acı söz söyleme, kötülük dileme, hele de beddua etme gibi bir duruma rastlanılmaz. O en zor anlarında, kendisine ağır gelen durumlarda bile eleştirisini uygun bir dil ve biçim içerisinde ileri gitmeden yapmıştır. Ancak, eserleri arasında "Ey sevdiğim benden ayrı gezersen", dizeleriyle başlayan bir eser vardır ki, özenle koruduğu bu çerçevenin dışına çıkarak sevdiğine intizar etmiş, hatta bedduaya varan deyimler kullanmıştır. Neredeyse her bir satırında da bu tür kelimeler geçen eserde, onun derinden yaralanmışlığının, üzüntüsü ifadeleri görülmektedir:

Neşet Ertaş’ın dağarcığında hapishane konulu türküler de vardır. Ertaş bu eserlerde; tutukluluk hâlini, burada yaşanılanları ve hapishanelerin insan karamsarlığı, yalnızlığa iten ortamını anlatır. Ertaş’a göre hapis olmanın en kötü yanı, içine düşülen yalnızlık ve daha da önemlisi yârdan ayrı kalmaktır. Bu yüzden, "Hapishanelere güneş doğmuyor" dizeleriyle başlayan ünlü türküsü ile, "Hapishanelere attım postumu" adlı bir diğer hapishane türküsünde de bu duygu ve düşünceleri kendine özgü güçlü söyleyişlerle ortaya koymuştur.

Neşet Ertaş’ın türküleri içerisinde, savaşların konu edildiği eserler de bulunmaktadır. Özellikle Çukurova bölgesi aşiretlerinin yurtlandırılıp yerleştirilmeleri sırasında yaşananlarla ilgili Dadaloğlu şiirleri üzerine söylenmiş iskân havalarını da seslendiren Ertaş, bununla da kalmayıp kendisi de benzer bir örnek üretmiştir. 1974 yılında Türkiye’nin Kıbrıs’a asker çıkarması sonrası çıkan savaş üzerine Çukurova ağzı bozlak tarzında söylediği ve "Başkaldırdı Yunan, durmaz göründü" dizeleriyle başlayan bu eserde Ertaş; savaşın nedeni, savaş sırasında yaşananlar ve sonrası üzerine gelişen duygu ve düşüncelerini aktarmaktadır. Ertaş, benzer bir şekilde Yemen üzerine söylenmiş olan, "Havada bulut yok, bu ne dumandır" dizeleri ile başlayan Yemen Türküsü’nü de kendi yorumu içerisinde seslendirmiştir.