“Hocalarım, öğretmenliğin kral olduğu dönemde öğrenciydik; öğrenciliğin kral olduğu dönemde öğretmen olduk. Hayırlı olsun.”
(Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni, araştırmacı, yazar Yaşar Abanus / Sivas)
Öğretmen arkadaşlarımla, Sivas Prof. Dr. Necati Erşen Sosyal Bilimler Lisesinde, usta öğreticimizin muallimler odasındaki tanışma toplantısında bizlere söylediği ilk söz buydu.
Hatırda ve hatırada kalanlara selam olsun.
Suçlu bizleriz, çözüm bizleriz. Çözüm, kadim Müslüman Türk kültürüdür. Sokağa çıkıp soruşturma yapmayalım. Önceki yazılarımda, önce derdimin sebeplerini, son paragrafta ise derdimi okurdunuz. Bu sefer ilk satırda söylüyorum: Derdimiz belli.
Sosyolojik kaos… Böyle de olmaz. Toplumsal facia.
Yazım bitmiştir.
Devam etmek isteyenler arkamdan gelsin. Sözlü kültür insanları bu kadar sebatlı değil; üç saniyeden sonra aklı sizde kalmaz. Sözlü kültür insanı kimdir? Anlatayım efendim: Okuma yazmayla arası olmayan, daha çok göçebe yaşayan, kadim kültür hazinesini yaşam şekilleriyle süsleyen kişilerdir.
Bu haftaki yazım için belirsizlikler içindeydim. Geçmişte tanınmış bir gazeteci, “Türkiye’de yaşıyorsanız habersiz kalmazsınız.” demişti. Canım ülkem yanıltmadı. Evimizin içindeki yangın paçamdan tuttu. Muallim, halk bilimci, çöpçü, güvenlik görevlisi veya sıfatsız bir insan olarak kayıtsız kalamazdım. Vicdanı olmayan, derenin yaylan yerinden geçsin ya da yangına benzin döksün.
Dünya genelinde 250 milyona yakın Türkler olarak kocaman bir aileyiz. Yangın, evimizin ortasında; evlatlarımızı sarmış durumda. Dünyaya yetebilecek bir millet, kökünden ve kültüründen uzaklaşınca keline dahi merhem olamıyor.
Talebelerin okul basıp muallim şehit ettiği günlerde hekimliğe niyetlendim. Haklı olarak ağladık, sızladık; eylemler yapıp ahkâm kestik. Güneş yeniden doğduğuna göre, geçmişi unutmadan çözüm arayalım.
Tüm mecralarda dili dönen konuşuyor. Af buyurun, ben de sizleri buldum. Muhatap olduğumuz tıbbi vakanın, komplikasyonun yabancısı değiliz. Yıllardır her derdimizde “Amaaaann, bana dokunmayın; bana ne, uzak dur, her koyun kendi bacağından asılır...” diye diye çürüttüğümüz dişin ağrısı.
Her fırsatta büyük bir aile olmanın gururunu yaşıyorsak, utancını da birlikte yaşamalıyız.
Hey sen, iki gündür suçlu arayan; beri gel. Aile içinde, ülke olarak, fertler nezdinde hatalar yapıyoruz. Omuz ver ki çare bulalım.
Efendim, Şanlıurfa Siverek ve Kahramanmaraş Onikişubat kazalarında yaşanan okul baskınları iltihabı patlattı. Zamanında tedavi olmazsan kangren olur. Ehil hekim sırattan alır. Telaşeye lüzum yok.
Yazıma hazırlanırken akademik verilere, bilimsel çalışmalara, afilli kaynaklara başvurmadım. Türk halk bilimi araştırmacısı olarak sahaya indim. Eğitim hayatımda farklı bilim dallarından kıymeti haiz muallimlerin tecrübelerine kulak verdim.
Değizlili Hayati İnanç hocamız, “Tecrübe, ilmi geçti.” der. Tecrübenin gölgesinde, yıllardır evlat ve talebeler yetiştiren kalpleri tek tek aradım, dinledim, notlar aldım.
İstedim ki eğitim camiası olarak, geniş ailede dede ve ninelere danışıldığı gibi, meslek büyüklerimiz gözyaşlarımızı silsin. Var olsunlar, sözlerini dudaktan sakınarak ışık oldular.
Şüphesiz her biri başlı başına yazı konusu. İzninizle, suçluları ve çözümleri paylaşmak istiyorum.
*Saldırıyı yapan talebe nasıl bu hâle geldi? Araştırılmalı.
*Ahlakı düzelt hepsini düzelt.
*Talebe büyüğünü görünce ayağa kalkacak, tatlı sözlü olacak, temiz giyimli olacak, kız kız gibi hanımefendi olacak, erkek erkek gibi beyefendi olacak. Kitaba hürmet, devlet malına saygı olacak.
*Herkes konforunu terk edecek. Çalışan ana baba evladına vakit ayıracak. Fedakârlık yapacak, yol yürüyecek, terleyecek.
*Hepimiz suçluyuz: Aile, çocuk, okul, toplum ve sistem.
*Müslüman Türk kültürü, örf ve ananelerini kaybettik; belirleyici olmalı.
*Aileler çocuklarla yeterince ilgilenmiyorlar. İlgilenenler de aşırıya gidiyorlar.
*Sistem, Türk toplumuna uygun değil; başlı başına hatalı.
*Muallimlerin eli kolu bağlı. Şikâyetler iyi değerlendirilmeli.
*Sosyal medya ve televizyon dizileri çok etkili.
*Korku, çekinme yok; disiplin geri gelmeli.
*Özgürlük kavramı rayından çıktı. Bu kadar olmamalı.
*4+4+4 sistemi değişmeli. Okumayacak talebe iş hayatına atılsın.
*Çalışan analar, çocuklar üzerinde yetersiz kalıyor. Bilimsel olarak analar daha etkin.
*Toplumsal çevre, çocuklar üzerindeki denetimde yetersiz kalıyor. Bakkaldan, komşudan korkardık.
*Bataklığı her anlamda çözümleyecek komisyonlar kurulmalı.
*Mektepler bakım evi değildir; ilim yuvasıdır.
*Talebeler için tüm imkânlar mevcut. Arsız bir nesil yetişiyor. “Yok” diye bir şey yok.
*Muallimler maaş odaklı değil, idealist olmalı.
*Sınıfta kalma, üretime dayalı etkinlikler zorunlu olmalı.
*Ceza ve süreçleri yetersiz. Tavizsiz olunmalı.
*Muallimin işine karışmayın. Şifahanede hekimin işine karışıyor musunuz?
*Veliler çocukları anlayamıyor. Çocuk dışarıya yöneliyor.
*Fıtrata göre değil, şartlara göre yaşayış var.
*Muallimlikte teknolojiye uyum önemli. Eski usul eğitim bitti. Konu anlatmak muallimlik değil.
*Silaha erişim zorlaştırılmalı. Güvenlik daha detaylı olmalı.
*Okullar ve evler çocuklar için yeterli değil. Enerjilerini atamıyorlar.
*Amerika’da, köylerimizde olduğu gibi küçük okullar oluşturulmalı. İdare ve talebeler birbirini tanımalı. Denetim ve kontrol sağlanmalı.
*Evlat, boşuna uğraşma. Kedi yavrusunu yiyeceği zaman kuma belermiş. Boş ver bu işleri. Çözülmez.
Anadolu evladı olarak, sizler için ömrünü eğitime adayanlardan sahadan fikirler derledim. Şüphesiz sizin de katkınız olacaktır. Benim de eklemek istediklerim var.
Türkçe öğretmenim Sayın Bahanur Hocamın mesleğinin ilk yılında talebeleriyle resmi var. Kılık kıyafet, tertip, düzen ve intizam şahane görünüyor. Muhtemeldir ki kullandıkları ifadeler de şaheserdir. Günümüzde talebelerin, amiyane ifadelerle ve garip hâllerde çekilen resimleri var.
Mektep, etimolojik olarak yazma yeri, yazıhane demektir. Kötü yazıyı kimse beğenmez. Güzel yazıya gıpta ederler. Mekteplerde talebeler kötüleştikçe manzara çirkinleşiyor. Görüntü israfına kimsenin hakkı yok.
Şehit lider Muhsin Yazıcıoğlu’nun dediği gibi: “Çocukların eli kalem tutmalı, silah değil.” Bir başka sözünde ifade ettiği, “Bir elinde Kur’an, bir elinde bilgisayar olan alperen bir gençlik hayal ediyorum.” dediği gençlik için topyekûn seferber olmalıyız.
Evimizin içindeki yangına, karınca misali su taşımak istedim. Bu ülke bizim, bu gençlik bizim. İlmek ilmek yetiştireceğiz. Yazıma katkı sağlayan eğitim emekçileri ilkokul, ortaokul, lise ve lisans hocalarıma, hürmetlerimi sunarım.
Son söz, yazımın özeti olarak yorumladığım şiirin şairi, lisanın şahı üstat Abdurrahim Karakoç’un…
GÜZELLİKLER KATLİAMI
Suyumuzda mikrop, havamızda kir,
Ülkeden kaldırdık güzellikleri.
Çıplak dağlar utancından eğilir,
Kökünden yoldurduk güzellikleri.
Halaylar canlıydı, türküler sıcak,
Birisi sürgünde, birisi kaçak,
Gözlerimiz kurşun, elimiz bıçak,
Severken öldürdük güzellikleri.
İnce hesaplarla biz bizi yerken,
Ya sabah geç geldi, ya akşam erken,
Saksı, vitrin, kafes, akvaryum derken,
Zindana doldurduk güzellikleri.
Âlimi çağırdık, ağzını açtı,
Turiste “gel” dedik, hep aldı kaçtı,
On binlerce eser hududu geçti,
Düşmana çaldırdık güzellikleri.
Yeşili bölüştü dayılarımız,
Talana uğradı kıyılarımız,
İyilik görmedi iyilerimiz,
Açmadan soldurduk güzellikleri.
Ne kültür bizimdir, ne sanat bizim,
Ne bu dil bizimdir, ne lügat bizim,
Ne Yavuz, ne Fatih, ne Kürşad bizim,
Kitaptan sildirdik güzellikleri.
Hayâle sarıldık gerçek yerine,
Resmi kokladık çiçek yerine,
Kullandık kalemi mertek yerine,
Biz bize güldürdük güzellikleri.
Abdurrahim Karakoç
02.01.1985
Saldırıda şehadete yürüyen canlara Allah’tan rahmet, ailelerine sabır diliyorum.
Üzgünüm…