“Bayramyeri patlamasında yaşamını yitiren Ayfer Yıldırım, henüz doğmamış bebek Fazlı için yasta yaralanan otuz beş kişi için duadayım”
Tas tamam iki yıl önceydi. Denizli’de iş sağlığına gönül vereceklerle bir eğitimde birlikteydik. Eğitim il dışı katılımların olduğu Çalışma Bakanlığı ve köklü bir üniversitesinin ortak yapımı, bizim üniversitemizin destek verdiği bir yurt içi projeydi. İş Sağlığı ile ilgili yenilikleri içeren sunumları izlemekten, Çalışma Bakanlığın güvenli işçilik adına yarattığı modeli, öğrenmekten inanılmaz keyif aldım. Öyle ya artık her yer işletmeydi, hatta adı bile unutulan kurumlarda iş sağlığı konuşulacaktı, daha önce böylesini ne işitmiş, ne duymuştuk, heyecan doluydum. Çay molalarında bile konuştuğum şey bu heyecanımdı. Ama katılımcıları tanımaya, niyetleri çözmeye başlayınca …….aslında bunları hiç yazmayı istemezdim, ama zamanı geldi………bir gün geçti, geçmedi üstünden, şeytana pabucunu ters giydirecek kadar huyu suyu fazla karışık bir grup hekim arasında, yalnız kalmış, yolunu kaybetmiş bir halde buldum kendimi. Bir çay molasında, piyasada çoktan varlığını ispatlamış bir hekimi bu işte ne kadar kazanç olduğunu anlatırken dinledim, sessizce. Sonra kentte marka olduklarına nerdeyse inanan bir çiftle, bir çay içimlik sohbet ettim, sözlerim kayıp. Gözleri fel-fecir okuyan hekim dışı biri ile piyasa koşullarını konuştum; allah allah, cık cık cık, deme ya demek öyle diye diye, kafası karışık. Nasıl desem; uçuk fiyatlar, absürd tarifler, gizli pazarlıklar, ne bileyim lafımı sakınmayacağım, adam kesmeler, rakip tanımalar, ayak oyunu halleri, açık çekişmeler, gizli rekabetler, racon kesme tripleri, derken allahım neredeyim ben hallinde üç günü tamamladım. İş sağlığı alanında çalışmış hekim arkadaşlara, neymişler öyle, biz biliriz havası, piyasa ayakları vesaire …. Proje sahibi üniversitede bir süre birlikte olduğum hocam, eğitimin bitiminde bir kenara çekti beni, kentin eğitim konusunda sana ihtiyacı olabilir, gereğini yap, emeğini esirgeme olmaz mı? dedi, hiç tereddütsüz olur dedim.. Allah şahidimdir, ne cebe gireceği hesapladım, ne de kazanacağım parayı düşündüm. Şimdi geri dönüp bakıyorum içim acıyarak, sarı gelin değilmişim ben, yüce rabbim kurtlar sofrasında “saf gelin” olmuşum, geç anladım.
Geçenlerde bir sabah Seval Uysal’la karşılaştım, kapımın önündeki gazetede, bana ve adsız binlerce okuruna yeni konularla merhaba diyordu. Kadim köşesi “Al Gözüm Seyrele’ye” Tekstil sektörü makas mı değiştiriyor? sorusuna gelen yorumları taşımış bir güzel. Verdiği istatistiklere göz atıp, piyasa ekonomisinin doymak bilmez hali ile yüzleşirken, sanki kendi geleceğimizi görür gibi oldum. Ama yarrabi, demek böyle, önce sektör canlanır, kadınlı erkekli çalışılır, ırgattan farksız iş üretilir, çoluk çocuk demeden sektöre hizmet edilir, değil Türkiye dış ülkelerde bile herkesin evine denizli havlusu, nevresimi, bornozu girer, sonra firmalar birer ikişer iflas eder, en sonunda tek bir firma yaşamına devam ettirebilir. Peki ne olur bunca yatırıma, emeğe, yanar bitter kül olur. Yani yalnız ülkemin güzel insanı gavur oyunu kurban olur.
Şimdi sormak isterim sizlere benzer piyasa ortamında, OSGB’leri böyle bir sonun beklemediğini kim söyleyebilir? Kıran kırana bir mücadele, kıyım, birbirinin ekmeğine uzanmalar, halleşmeler, hukuksuz işler derken, ne bekliyor bu canım modeli sizce. Ben Seval Uysal deneyiminde biri değilim ama şuracıkta söyleyebilirim; hekimlik unutulur, emek gözden düşer, işçi ağlar, iş sağlığı güvenliği “ kayıp aranıyoru” oynar. Bu sona itirazı olan yazsın bana, bekliyorum