Baharla Açılan Düğümler

Havalar soğudu bir ara. Gecikmiş kış, ayaz. Sanki bahar gelmeyecek gibi oldu. Evden zaten az çıkıyorum, daha az çıkar oldum o günlerde. Sonra bir çıktım, badem ağaçlarında tek tük çiçekler, tomurcuklar...

Abone Ol

Birkaç resim çektim, sosyal medyada paylaştım. “Sanırım bahar yine gelecek...” yazdım altına. Aradan zaman geçti, biraz da ramazanın etkisiyle yine kapalı odalarda geçen günler ve sonra yukarı, koruya kadar gidip geleyim dedim. Kuş sesleri ve çiseleyen yağmur da vardı bahtıma. Daha çok yeşil, daha çok bahar dalı... Erikler, kayısılar, vişneler de açmıştı bu kez. “Yok yok, kesin geliyor...” yazdım bu sefer. Son çıkışımda hem dallar hem yerler çiçek doluydu. Üstümde meyve ağaçlarının bahar dalları, yerde elbette sevgili sarı güneyikler, ayrıca turnagagası, bir de o küçük çıtı pıtı mavi çiçekli ot. (Şimdi tekrar baktım adına, yavşan otu deniyormuş, kuşgözü veya çingene otu diyenler de varmış.)

Kesin daha önce bahsetmiş olmalıyım. Sevgili hocam rahmetli Gurbandurdı Geldiyev’in bir şiir kitabı vardı. Gençlik yıllarında yazdığı şiirler. Adı “Mart Gelir”. Her şubat, her mart o kitabı hatırlıyorum son yıllarda, daha çok adını. “Mart Gelir.” Evet, geldi işte yine.

*

Mart gelir, mart geldi derken masamdaki karalama defterime kaydettiğim bir beyit yokladı durdu zihnimi. Bir teselli, bir umut. Erzurumlu İbrahim Hakkı buyurmuş:

Vaktinde ukde gonca misali çün açılır,

Pes iştigâl-i nâhun u dendân nene gerek?”

“Nâhun” tırnak demek, “dendân” diş; “ukde” düğüm, onu biliyorsunuzdur zaten.

Hazret ne buyurmuş öyleyse?

Goncanın açılması zamana bağlıdır ya hani, işte düğümlerin çözülmesi de öyledir. Dişle tırnakla zorlama. Kum saatine kumunu yedirmeye çalışma.

Bu son söylediğim de eski bir deyim. Eskiden acul kimseler zaman bir türlü geçmiyor diye kum saatini sallar, kumun daha hızlı akmasını sağlarlarmış. Kumunu yedirmek bu. Ama zaman o kum aktı diye geçmiyor ki!

*

İnsanın içinde bazen bir şeyler düğümlenir kalır. İşte eskilerin (Aslında biz de diyoruz.) “ukde” dediği şey bu. Ukde, yalnızca bir sıkıntı da değil aslında; bazen cevap bulamayan bir soru, bazen yarım kalmış bir arzu, bazen bir tereddüt. “İçimde ukde kaldı” deriz, çözülmemiş bir düğümdür o. Fakat her düğümü çabayla çözmek de mümkün değil işte; bazı düğümlerin çözülmesi zamana vabeste.

Vakti gelince ukde gonca misali açılır. Gonca, gül tomurcuğu, bir baksan içine kapanmış bir düğüm. İçinde sakladığı güzelliği tam gösteremiyor belki. Ancak mevsimi geldiğinde, güneş ve zaman el atar, yavaş yavaş açılır ve bir gül olarak arz-ı endam eder.

Hayatta bazı meseleler de böyledir. Bazen bir sorunun cevabını hemen bulmak isteriz. Bir sıkıntıdan hemen kurtulmak, bir düğümü hemen çözmek isteriz. Bu uğurda kendimizi zorlar, zihnimizi yorar, dişimizle tırnağımızla o düğümü açmaya çalışırız. Bazen İskender’in Gordion düğümüne yaptığı gibi sorunu çözemeyince kökünden kesip atmak istediğimiz bile olur. Oysa bazı meseleler bizim çabamızla değil, zamanın olgunlaştırmasıyla çözülecektir. Böyle durumlarda sabır, en doğru tutumdur çoğu zaman.

İşte “iştigâl-i nahûn u dendân” ifadesi tam da bu durumu anlatır. Yani tırnak ve dişle uğraşmak… Bir düğümü sabırsızlıkla, zorlayarak çözmeye çalışmak. Oysa bu yol sonuç vermez. Bazı kapılar ancak zamanı gelince açılacaktır çünkü.

Bunu anlatan meşhur bir mesel de var. Karşınıza çıkmıştır muhtemelen telefonda kısa videolar kaydırırken filan. Bir çocuk, kozasından çıkmaya çalışan bir kelebek görür. Kelebek dar bir aralıktan çıkmak için uzun süredir çabalıyordur. Çocuk acır. Yardım etmek ister kelebeğe ve kozayı makasla birazcık keser. Yardımı işe yaramıştır çocuğun, kelebek kozadan kolayca çıkar. Çıkar çıkmasına ama bir türlü uçamaz. Çünkü kozadan çıkarken verdiği mücadele, kelebeğin kanatlarını güçlendiren süreçtir. O süreç tamamlanmadan yapılan yardım, yardım değildir aslında.

İnsan bazen ukdeleri çözmek için çırpınıp durmayı bırakıp beklemeyi öğrenmeli belki. Çünkü vakit, çoğu düğümün en mahir çözücüsüdür.

Masamın üstünde birkaç kitap olur çoğu zaman. Bazıları hemen okuyup bitirmek için değil, ara ara kısa bir parça okuyup düşünmek içindir. Tasarrufu devam eden kitaplardır onlar. Şu anda bu amaçla masamda bekleyen kitaplardan biri “Fütûhu’l-Gayb”. İşte o kitaptan, Pîr’in sarsan, ırgalayan bir nasihatıyla bitirmek istiyorum yazıyı:

“Sen bilmez misin, her bela ve keder artışının bir gayesi ve bir nihayeti; her şeyin muayyen bir eceli vardır. Bu vakit ne öne alınır ne de geciktirilir. Belanın vakti afiyete, külfetin vakti nimete, fakirlik vakti de zenginliğe dönüşmez. (...) Akşamüstlerinde günün aydınlığını ve ışığını talep etsen de bulamazsın. Aksine gecenin karanlığı artar. Şafak gecenin karanlığı en son noktaya ulaştığında aydınlanır. Sen bunu istesen ve arzulasan da kerih görüp içtinap etsen de gün bütün aydınlığıyla doğar.”

{ "vars": { "account": "G-2QLCV0JSK8" }, "triggers": { "trackPageview": { "on": "visible", "request": "pageview" } } }