Çocukluğundan itibaren onu bu bağımlılıktan kurtarmak için çok çaba sarf etti. Duvarlara derdini anlatabildi ama babasına izah edemedi. Üzülüyordu; elinden ve dilinden bir çözüm gelmiyordu.
Öğretmendi, eğitmendi; fırsatını bulduğu her an kötü olan her şeyin zararlarını anlatıyordu. Yeşilay temsilcisi olarak yaptığı sunumlardan sonra aldığı dönütler heyecanını kamçılasa da babasına söz geçiremedi. Ataların dediği gibi: "Terzi kendi söküğünü dikemezmiş." Babasının hastane süreci kendisini çok yıpratmıştı. Ara sıra dalıp dalıp gitmeleri, artık okulda da fark edilir olmuştu.
Öğretmenler odasında, belirli gün ve haftalarda yapılacak etkinliklerle ilgili sosyal etkinlikler kurulu toplantısı yapıldığı esnada
Şule Hocam:
– Şeyma Hocam, Babalar Günü'yle ilgili olarak sizlerden destek bekliyoruz, dedi.
Zihninde babasının durumunu düşünen Şeyma Hanım:
– Efendim hocam, özür dilerim anlayamadım, dedi.
Şule Hocam:
– Hocam, okulumuzda Babalar Günü'yle ilgili şiir dinletisi, tiyatro gibi çalışmalar düşünüyoruz. Sizin fikrinizi merak ettik. Nasıl bir çalışma yapalım?
Şeyma Hanım:
– Hocam, kültürümüzde yeri ve karşılığı olmayan değerler için etkinlik yapmayı uygun görmüyorum.
Tuğçe Hoca:
– Şeyma Hocam, babaların kıymetini çocuklar nezdinde, aile içinde yok mu sayıyorsunuz? Bu nasıl bir yaklaşım?
Şeyma Hanım:
– Değerli hocalarım; aile içerisinde anne ve babanın, aile fertlerinin önemi elbette tartışmaya kapalıdır. Yüce Allah, İsra Suresi 23. ayetinde mealen "Anne babanıza 'öf' bile demeyiniz," buyuruyor. Dikkat etmemiz gereken asıl husus, bu değerlerin kendi eksenimizde çocuklara nasıl aktarıldığıdır. Soruyorum sizlere: Günümüzde "günler" adı altında yapılanlar asıl amacına ulaşıyor mu? Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü, o günü, bu günü... Binlerce kadının Amerika'da katledildiği günü bile pohpohlaya pohpohlaya kutluyoruz. Her şeyin bir gününü bulmuşuz ve dayatmalar ortaya çıkarmışız. Babalar Günü dediğimiz safsata; Amerika'da güya bir savaş gazisinin kızının "Anneler Günü var, Babalar Günü de olsun," diyerek çıkardığı, devletin de desteklediği bir gün.
Öksüz ve yetim büyüyen sevgili Peygamber Efendimiz'le (s.a.v.) ilgili böyle bir gün ilan edebildik mi?
O'nun asaletini, nezaketini, güzelliğini anlatabildik mi? Kaç tane evladını kendi elleriyle toprağa koydu, biliyor muyuz? Şehitlerimizin evlatlarıyla ilgili hangi günümüz var?
Denizlili şehidimiz Polis Memuru Tayfun Baş'ın ailesine bir gün bahşettik mi?
Değerli hocalarım, benim sınıfımda Öğretmenler Günü'nde hediye almak için devletin verdiği ücretsiz kitabı satan öğrencimiz var, haberiniz var mı? Geçen yıl 24 Kasım öncesi tanıdık bir kırtasiyeci arayarak haber verdi. Çocuğu kırmayıp kitabı almış; karşılığında istediğini verip gönlünü alarak uğurlamış. Daha sonra bir başkasıyla kitabını bana geri gönderdi. Çocuk neden yaptı bunu? Arkadaşlarından geri kalmamak için, utanmamak için, onlarla birlikte onlar gibi olabilmek için... Evladımızın bu durumu kapitalist sistemin istediği şey değil mi? Herkes ihtiyacı olsun olmasın para harcasın, değil mi? Bu işin ekonomik kısmı; bir de manevi boyutu var. Mezuniyet günlerinde evine ekmek alamayan babaların yaşadığı utancı kimler biliyor? Evet, hediyeleşmek Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) sünnetidir; fakat sistem dayatması ve toplum zorlaması sünnete aykırıdır. Takdir edersiniz ki tüm bunlar parayla oluyor.
Bazı günlerin hususiyetle anılması gerektiğini ben de düşünüyorum. Örneğin Çanakkale Zaferi gerekirse ders olarak okutulmalı, bayramlar uygulamalı anlatılmalı. Bir çocuk kurbanda et parçalayıp o eti kendi eliyle dağıtmalı. Bazı günlerin ise kendi içinde, gizli kalması gerektiğine düşünüyorum.
Feyzanur Hanım:
– Hocam, sürekli aynı konular ekseninde bulunmak, anlatmak boğmaz mı? Bildiğim kadarıyla gazetedeki köşenizde de benzer konuları farklı yönleriyle ele alıyorsunuz.
Şeyma Hanım:
– Değerli zümrem; bizler öğretmeniz, ana buvayız. İnşa edeceğimiz toplum, değerlerimizle zenginleşmeli. Yanlış bir şey mi yapıyoruz? Dikkat edin, 2026 Dünya Kupası maçlarında sistemi değiştirip reklamlar koydular. Kendi kültürlerini işlediler. Kim daha masum?
Aylin Hanım:
– Şeyma Hocam, bir matematik öğretmeni olarak fazla hassasiyet göstermiyor musunuz?
Şeyma Hanım:
– Aylin Hocam; matematik öğretmeni olarak değil bir anne olarak, halk bilimi araştırmacısı, kültür bilimci olarak ve hepsinden daha önemlisi Anadolu irfanıyla yetişmiş Müslüman bir Türk kadını olarak tavır alıyorum. Bakın, hastaneden yeni geldim. Babamın durumu ağır. Ve benim gibi yüzlerce evlat var.
Hatice Hocam, okulumuzun rehber öğretmeni olarak bilgi verir misiniz? Okulumuzda kaç tane öksüz ve yetim öğrencimiz var?
Hatice Hanım:
– Hocam, okul kayıtlarına göre 525 öğrenciden 215 tanesi öksüz ve yetim. Deprem bölgesi olduğumuz için bazı okullarda bu sayı çok daha fazla.
Şeyma Hanım:
– Değerli hocalarım; okulun yarıya yakını öksüz ve yetim. Yıl içerisinde yapılacak etkinliklerde Anneler Günü, Babalar Günü diye nasıl program yapalım? Yılbaşı laubaliliğini saymıyorum bile. Tarihçesi ne olursa olsun; uygulamada alkol ve fuhuş var mı, yok mu? Bitti. Bu şehir henüz depremin yaralarını saramadı. İnsan, anne babası ölünceye kadar çocuk kalır; öldüklerinde büyürmüş. Bizim öğrencilerimiz bizlerden büyük hocalarım.
Serdal Hocam:
– Şeyma Hocam, bu bağlamda çocuklarımızla ilgili fikriniz nedir?
Şeyma Hanım:
– Hocam, öncelikle kültürümüzde yeri olmayan günlerin ve kutlamaların ortaya çıkış sebeplerinin kirli yüzleri, hocalarımız tarafından derslerde, teneffüslerde, her fırsatta öğrencilere anlatılmalı. Avrupa temelli bu safsatalar etkinliklerden çıkarılmalı; Türk kültürüne uygun, İslam şuuruyla çerçevelenmiş programlar hazırlanmalı. Tiyatrolarda ve gösterilerde anne babaya duyulan saygı işlenmeli; akraba bağlarının önemi vurgulanmalı. Şiirlerde, hikâyelerde bunlar yazılmalı. Giyim kuşam ve meziyetlerine hayatımızda yer verilmeli. Müslüman Türk kadını nasıl giyinir, zarafeti nedir gösterilmeli. Anadan üryan çıplaklık medeniyet değildir hocam.
Bir matematik öğretmeni olarak her dersimde en az on beş dakika ünlü Müslüman Türk matematikçilerinin ve bilim insanlarının hayatlarını anlatıyorum. Hârizmî, Ömer Hayyam, Bîrûnî, Ali Kuşçu, Cahit Arf, Özdemir Bayraktar ve Selçuk Bayraktar gibi isimlerden bahsediyorum. Odaya, makama nasıl girilir çıkılır; evde görev dağılımı nasıl olur, kime nasıl hitap edilir, bunları gösteriyorum.
Vedat Hoca:
– Hocam, ütopik bir nesil hayal ediyorsunuz.
Şeyma Hanım:
– Ütopik değil hocam. Değerlerimizle harmanlanmış Alperen bir nesil hayal ediyorum. Hatırlayın lütfen; Kurtuluş Savaşı’ndan sonra sokakta yan yana yürümekten haya duyan eşlerden; kucak kucağa gezen, aile büyüklerinin yanında "aşkımlı cicimli" oynaşan, umumi ortamlarda çıplak gezen, sevişen bir topluma dönüştük. Ağabeyler, babalar utanır oldu. Kızlarımızda düşünmüyor.
Şehitler diyarı Anadolu topraklarında; olanı olmayanı düşünmeden, mahremiyet gözetmeden her şeyimizi sosyal medyada paylaşır hale geldik. Babanızın kokusunu hatırlıyor musunuz? Ben unuttum hocam. Benim babam hastane kokuyor, ilaç kokuyor, serum kokuyor. Kimin yüzünden? "Bir kereden bir şey olmaz," diye alıştırılan sigara ve alkol yüzünden. Bazen sosyal medyada resimler paylaşılıyor; kimisi mezar taşını paylaşıyor, kimi ana buvasıyla boy boy resimlerini... Öğrenciliğimde cuma günleri Yasin-i Şerif okurdum. Kardeşimin arkadaşı Sümer, "Babama da hediye et," derdi. Ne vakit Yasin-i Şerif okusam, ona da hediye ederim.
Neşe Hocam:
– Şeyma Hocam, telefonunuz çalıyor. Bakın isterseniz.
Şeyma Hanım gözlerini silerek telefonunu cevapladı:
– Efendim Doktor Hanım? Buvama bir şey mi oldu?
Yere yığılan Şeyma Hanım için ambulans sesleri yükseldi...
Üzerimizde emeği olan kıymetli büyüklerimize, hayatta olanlara hayırlı ömür; ebediyete göçenlere ise rahmet diliyorum.
Sevgili gençler, lütfen "ÖF BİLE DEMEYİN." Zira giden geri gelmiyor...
Türküde dediği gibi:
Giden dönmezmiş,
Kader gülmezmiş,
Azrail'le giden kesin gelmezmiş...
Anadolu evladı Durmuş TINÇ