Ailecek okulların ara tatilini sabırsızlıkla bekliyorlardı. Uzun süredir şehrin keşmekeşinden yorulmuşlar, çocuklarıyla verimli bir zaman geçirmek istiyorlardı. Aile reisi Abdülhamid Efendi ve ana Hayme Hatun, gelenekselleşmiş kamplarını çocukları için ihmal etmezlerdi. Kamp süresince akıllı telefonlarını, tabletlerini, bilgisayarlarını ve beslenmeye dair hazır paketli gıdaları hayatlarından bir haftalığına çıkarırlardı. Kamplar, yeni yüzyılda çağın hastalığı olarak bilinen etkilerden kurtulmanın en güzel yoluydu. Kamplarını olabildiğince köylerinde yapmayı tercih ediyorlardı. Aslına, ahde vefalı nesiller yetiştirmek için köyünü, toprağını, atasını, akrabalarını bilen ALPEREN nesiller yetiştirmek gerekti. Tilkiyi keçi zanneden, büyüğü küçüğü bilmeyen, kültürsüz, görgüsüz insan mı olurdu? Her şeyin temeli aile olduğu gibi, eğitim de evin içinde başlıyordu. Evlilik öncesinde aldıkları kararlardan biri televizyon almamaktı. Aile içindeki sosyal faaliyetlerini belirli zamanlarda bilgisayarla yapıyorlardı. Evin anası Hayme Hatun, psikolog olduğu için aile içinde kontrollü, bilimsel hareket ediyordu. Zaman zaman Abdülhamid Efendi:
– Garının akıllısı da pusula gibi oluyor, der; keyifli keyifli anlatırdı. Zira anası, buvasının pusulasıydı.
Nihayet beklenen gün gelmişti. Bu yıl kamplarına, farklı olarak müşterek fikirde yaşadıkları Türk halk bilimi araştırmacısı Zikri Bey ve ailesi katılacaklardı. İstiyorlardı ki çocuklar kendi aralarında daha çok eğlensin ve öğrensin. Zikri Bey ve eşi Buket Hanım'ın geleneksel Türk oyunları çalışması, sosyal medyada yoğun ilgi görüyordu. Bu dönem çocuklar için mangala, bezirgânbaşı, mamuş mumuş, güreş, saklambaç, beştaş, birdirbir, seksek, topaç, zeybek, yattı kalktı, istop, ip atlama gibi oyunlarla verimli bir kamp programı ayarladılar.Hayme Hatun ve Buket Hanım'ın okullardaki ortak programları çocukların eğlence kaynağı olurdu. Kızı Zeynep ve oğulları Muhsin ile Seyit, oyunların uygulamalarında figüran olarak devamlı görev alırlardı. Çocuklara da eğlence gerek.
Program takvimine göre sabah namazını Ulu Cami'de kılıp sonrasında Çorbacı Seyit Onbaşı'da kahvaltı yaparak yola çıkacaklardı. Abdülhamid Efendi, mekânlar ve şahısların hikâyeleri konusunda bilgiliydi. Öyle ki çocuklar Seyit Onbaşı'yı ezbere bilirlerdi. İngilizleri boğazda tokatlayan adamı gururla anlatırlardı. Hayalini kurdukları nesillerin inşasında kültürel değerleri ilmek ilmek işliyorlardı.
Kahvaltı sonrasında şehirden ayrılmışlar, sarp yamaçları aştıktan sonra tepelerden aşağı inerken gün doğumu serin havayla ahenkli bir melodi oluşturuyordu. Zikri Bey'in Buket Hanım için söylediği Neşet Ertaş'tan “Aldın Aklımı Bir Bakışta” türküsü herkesi hülyalara daldırmıştı. Arada latife yaparak:
– Neşet Baba olmasa kandıramazdım Buket'i, dedi.
Kıymetli eşi:
– Yazdığın şiirlere şükret akıllım, dedi.
Çocukların uyuyor olması bazı muhabbetler için iyi fırsattı. Hâliyle köylerine doğru yolculukta muhabbet en güzel nimetti. Çocukların uyanmasıyla birlikte konu bayramlara, kesilecek kurbanlara geldi. Bu yıl nerede keseceksin, nereden ne alacaksın, fiyatlar nasıl, hangi hayvan nereden alınır gibi sorular birbirini kovalıyordu.
Zikri Bey etrafı izleyerek gitmeyi severdi. Akbelen tarafına gelince morali bozulmuş, delirmeye başlamıştı. Maden şirketlerinin fütursuzca pişkinliği, ormanları kesip maden aramaları, köylüyü yerinden yurdundan sürgün etmeleri canını sıkıyordu. Bir anda:
– Hocam dur dur, yavaşla, dedi.
Abdülhamid Efendi:
– Hayırdır Zikri Bey?
Zikri Bey:
– Hocam geri geri gel, bir şey dikkatimi çekti.
Abdülhamid Efendi dörtlüleri yakarak yaklaşık 70-75 metre geri geldi. Camı indirip tabelaya hep birlikte baktılar.
Tabelada “+5 BİN TL’YE KURBAN ÇOBAN ORHAN’IN YERİ 500 M İLERİDE SAĞDA” yazıyordu. Hepsi tamam da “+5 BİN TL” kısmını çözemediler. Yolculuklarında zaman zaman rutinin dışına çıkmayı severlerdi. İşin içinde koyun, kuzu, keçi, oğlak olunca çocuklar “Gidelim gidelim.” diye ısrar ettiler. Zaten muhabbet konusu kurbandı.
Nasiplerinde ne varsa yaşayacaklardı. Kampın amaçlarından biri çocukları tabiatla iç içe bırakmaktı. Nitekim “Haydi bakalım.” diyerek devam ettiler. Tabelada belirtildiği gibi yolun ilerisinde, biraz içeride kalacak şekilde önünde üzüm bağları ve meyve bahçesinin olduğu eve vardılar. Besihaneden anlaşıldığı üzere hayvanlar güdüme yeni çıkmıştı.
Kendi aralarında konuşurlarken Anadolu irfanıyla yoğrulmuş bir teyze:
– Hoş geldiniz, nasıl yardımcı olabilirim? Buyrun, dedi.
Abdülhamid Efendi:
– Teyzecim, Orhan Bey'e baktık. Kurbanlık için geldik, dedi.
Teyze:
– Bey, az evvel çıktı. Şu yoldan yukarı doğru devam ederseniz çanın sesini duyunca takip edin. Gölün yakınlarında otlatıyordur. Hem sohbet edin hem hayırlaşın.
Zikri Bey:
– Hayırlaşmak ne güzel, dedi.
Çocuklarla birlikte çalıların arasından tarif üzerine devam ettiler. Yakınlaştıkları sıra Zikri Bey'in burnuna, Abdülhamid Efendi'nin ayağına taş geldi.
İncecikten bir ses:
– Adım atanı mıhlarım, dedi.
Çocuklar korkmuş, köpekler sarmış (havlamış), hepsi ellerini kaldırmıştı.
Çoban Orhan:
– Durmuş oğlum, onlar misafirlerimiz, demesiyle olay anlaşılmıştı.
Dayısıyla çobanlık yapan Durmuş, sapanıyla kuş avlıyor, zaman zaman kurt kovalıyordu. Madencilere kızgınlığından kepçelerin, kamyonların kapı penceresini indirdiği çok olmuştur. Bir keresinde şantiye şefine saldırdığı için mahkemelik olmuşlardı. Dağda yaşamak şehre benzemiyordu. Memleketi savunmak namus meselesiydi.
Çoban Orhan, eşi haber verdiği için gelenleri tanıdı.
– Buyrun gençler, hoş geldiniz, kusura bakmayın. Bizim yeğen fevri davrandı. Soluklanın hele. Çocuklar su için, dedi.
Hanımlar ve çocuklar soluklanmak için gölgeye çekildi. Çoban Orhan, yeğenine:
– Keçileri topla bakalım, dedi.
Durmuş tek ıslık, üç taş, sapanla “Cesur, Polis, Tony” diye seslenerek sürüyü gölün kenarında topladı.
Zikri Bey:
– Orhan amca kurbanlık için geldik. Kampa gidiyorduk, tabelayı görünce bismillah dedik, geldik, dedi.
Çoban Orhan:
– Çok iyi yaptınız, hoş geldiniz, dedi.
Abdülhamid Efendi:
– Orhan abi, yalnız +5 Bin TL'ye kurban meselesini anlayamadık. Sürüye bakılırsa beş bin TL'ye hayvanın yok. Maşallah sürün bereketli, dedi.
Çoban Orhan:
– Aldığınız kurbanın üzerine ben kurban vesile oluyorum, dedi.
Buket Hanım:
– Nasıl yani?
Çoban Orhan:
– Şimdi hanım kızım, misalen aldığınız kurbanlık 40 bin TL. Aslında 35 bin TL. Ben sizden 5 bin TL fazla alıyorum. Daha sonra sizin adınıza ikinci kurban olarak yurt dışındaki insanlar için TÜRK BEKLENENDİR DERNEĞİ'ne bağış yapıyorum. Kurban günü kesim yapılınca videosu cebinize geliyor, dedi.
Hayme Hatun:
– Peki amca, neden böyle bir şey yapıyorsun, dedi.
Çoban Orhan çatal değneğini yere dikip tüfeğini kucağına aldı. Kavalını yanına koydu.
– Hanım kızım, ekonomik şartlar malum. Dünyanın hali belli. Zor zamanlardan geçiyoruz. Elhamdülillah ülkemizdeki durumumuz başka ülkelere göre iyi. En azından savaş yok, hastalık yok, sömürü yok. Var da bilenler için yatacak evimiz, yiyecek ekmeğimiz var. Tek derdimiz içimizdeki aç, aha şu zalim, fakir gönüllü madenci zenginleri. Açın internete bakın. Doğu Türkistan, Gazze, Bosna, Myanmar, Afganistan, Pakistan, Suriye ne durumdalar. Yurt dışındaki kardeşlerimiz için mücadele veren, yardımlar götüren dernekler, kurum ve kuruluşlar var. Ben her yıl kurban bayramı öncesinde araştırır, hesap ederim. İnsanların ekonomik durumunu düşünerek en uygun kurban fiyatını bulur, sattıklarımdan müşterilerim adına bağış yaparım veya kendileri bağış yaparlar.
Türkler sadece Anadolu'dan ibaret değildir. Nizam-ı Âlem için i'lây-ı kelimetullah davasına gark olmuşuz. Kadim Türk kültürü neyin üzerine inşa oldu? Atalarımız tarih boyunca mazlumların umudu olmuşlardır. Bu yüzden gidilen her kapıda "Nerede kaldınız?" denilmiştir. Ezanlar okundukça, bayrağımız dalgalandıkça insanlık TÜRKLER BEKLENENDİR diyecekler. Avrupalılar Afrika'yı yıllarca sömürdüler. İnsanlar hâlâ zor durumdalar. Ben de bizler için böyle bir çözüm buldum, dedi.
Abdülhamid Efendi:
– Orhan abi, yurt içinde de ihtiyacı olan kardeşlerimiz var. Önce kendi çevremizden sorumlu değil miyiz?
Çoban Orhan:
– Elbette yakın çevremizi düşünmeliyiz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” buyuruyor. Daha çok çalışarak destek olmalıyız. Misal, komşu köyde genç bir ablamız ve çocuklarını üç ailemiz ilgileniyor. Şehirde akrabamızın durumunu gözetiyoruz. Zaten yapmamız gerekenler. Zekât ne için var? Yurt dışındaki kardeşlerimize ulaşmamız ayrı bir emek ve niyet gerektiriyor. Sizce de daha anlamlı değil mi?
Buket Hanım:
– Peki neden 5 BİN TL amca?
Çoban Orhan:
– Değerli hanım kızım, gündelik hayatta keyfi gider olarak nelere para harcıyoruz? Giyim, sigara, spor, yemek, gezi, hediye, alkol ne bileyim bir sürü şey. Sıradan bir insan aylık 500 TL arttırsa yılda 6 bin TL yapar. Günlük bir ekmek parası 17,50 TL’den yılda 6.387 TL yapar. Yıllık ortalama sigara parası 30 bin TL üstünde. Herhangi bir günlük keyfi olarak harcanan 10-15 TL yılda 5.500 TL yapıyor. Hanım kızım, sözde hepimiz Müslümanız, Türküz, insanız. Peki yaşanan zulme, acıya ortak olamazsak nerede kaldı anlamı? Bugün boykot edemiyorsak bu utanç kimin? +5 Bin TL, farkında olamadığımız ilacımız. Mazlum coğrafyalara, Türkün beklendiği diyarlara uzanan elimiz kolumuz, umudumuz kızım, dedi.
Zikri Bey:
– Orhan abi, şimdi senden dört kurbanlık alsak sekiz tane mi almış olacağız?
Çoban Orhan:
– Evet Zikri Bey, dedi.
Hayme Hatun:
– O zaman çocuklar ve büyüklerimiz için de alalım, dedi.
Abdülhamid Efendi:
– Akıllı garım, pusulam, ışığım; sen olmasan yolda yürüyemem, dedi.
Çoban Orhan:
– Abdülhamid Efendi, hanımlar bizlere Allah’ın en güzel emaneti olduğu gibi başımızın tacıdır. Onlar olmasa hayatın renkleri anlamını yitirir, dedi.
Zikri Bey'in oğlu hemen gülerek söze girdi:
– Orhan amca, yolda gelirken tanışma hikâyelerini yeterince dinledik, dedi.
Hayvanların hareketliliği üzerine fazla uzatmadılar.
Hanımların ve çocukların beğenisi üzerine sıkı pazarlık usulüyle kurbanlıklar hayırlaşıldı. Aynı zamanda gerekli iletişim bilgileri verilerek TÜRK BEKLENENDİR Derneği üzerinden Müslüman Türklerin beklendiği, umut olduğu diyarlara mesajlaşma gruplarındaki dostlar dahil edilerek bağışlar yapıldı. Yolculuklarına kaldıkları yerden “Bismillah” diyerek devam ettiler.
Küçük kızları Zeynep, Kur’an kursunda öğrendiği hadis-i şerifi hatırlattı:
– Babacım, şimdi bizler kurbanları aldık. Akraba ve arkadaşlarınız da bağış yaptı. Yani hepimiz hayra vesile mi olduk?
Abdülhamid Efendi:
– Evet, güzel anamın adı, ağzımın tadı kızım.
Zeynep:
– Babacım, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) hadis-i şerifinde buyuruyor ki: “Hayra vesile olan hayrı yapan gibidir.” (Tirmizî, İlm, 14.) Ne mutlu sizlere ki tanımadığımız ama kardeş olduğumuz insanlara umut olduk. Dün gece rüyamda görmüştüm. Yeşil sancağın ve Türk bayrağımızın altında insanlar toplanmıştı. Çok güzel insanlardı, dedi.
Hep bir ağızdan “Elhamdülillah…” dediler.
Telefonlara ardı ardına bildirim mesajları geldi:
“Sayın bağışçımız, TÜRK BEKLENENDİR Derneğine yapmış olduğunuz kurban bağışınız alınmıştır. Vekaletiniz kabul edilmiş olup, kurbanınız bayramın 1-3. günleri arasında kesilerek ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacaktır. Bağışınızın video ve görseli sizlere iletilecektir. Allah razı olsun.”
Ey insan, bekleyen değilsen BEKLENEN OL.