Gel Eyyyyy Seher… 

Fakülte yıllarımdı.. Koca anfide hayatımın ilkiyle tanıştım Ve bu ilk bana bir ömürle eşdeğerdi. 

O gün hiç unutmuyorum  anfi arkasında ellerim cepte ayakta duruyordum. Elime bir pusula ile okunaksız  kargacık burgacık yazılı kağıt tutuşturdular. Kağıttaki  nota göre; bizim anfi denen koca sınıfta İranlı bir kız öğrenci vardı ve hiç vakit kaybetmeden idareye uğraması  gerekiyordu. Biran önce  dekanlık binasının alt katında   abla lakabıyla tanınan  görevliyi görmesi gerekiyordu.  Eczacılık fakültesi iken tanzim edilip tıp birlere tahsil edilen bu garip binanın en üst katında fellik fellik varlığını bile bilmediğin bir İranlı’yı ararken buldum kendimi.  Dersi kaynatan şamatacı tiplerin kaba gülüşleri arasında,  her sıraya tek tek bakmak adına bu kızı aradım. Ve işte mutlu son, aranılan kişiyi  demir menteşeli tahta oturak üstünde  öylece otururken bulundu. 

Elimdeki buruş buruş olmuş kağıt bana, ben kağıda baktım, ardından dikkatlice  konuşmaya başladım. 

“eeeeeee,  yabacı  ya  kendisi uzattım biraz, Türkçesi az olabilirdi çünkü , ama beni rahat anladığını fark edince  hemen konuya girdim.; Ben “MOLOD RAHBARŞAHLAN” adında birini arıyorum, Acaba o kişi siz olabilir misimiz? Usulca ayağa kalktı. Kıvır kıvır saçlarının üstünde yükselen kapkara gözler ile sakince beni onayladı, inci gibi parlayan gülüşünün ardındaki  tevazu ile selamladı…

Evet benim., ne vardı?

Sonra ben bu esrarengiz İran uyruklu Azeri asıllı kız öğrenciyi, altı yıl belki daha fazla süre içinde kim olduğunu, kimlerden olduğunu, anne adını baba mesleğini, kardeş sayısını, nerden yaşadığını, hangi bölgede oturduğunu, neyle geçindiklerini, gelin kızın eğitim durumunu, babasının hısım akrabalarını, hallerini vakitlerini, ilk orta mektebini, lisede öğrenim durumunu, derslerindeki başarı durumunu, en sevdiği derslerini, kitaplara olan ilgisini, kemana olan yeteneğini,  hem okul hem müzikle süren yaşantısında başarıları nasıl yakaladığını, fotoğrafçılıkla nasıl tanıştığını, yurt dışı sınavlarını nerden bildiğini, nasıl başvuru yaptığını, fizik, matematik zekasının kaynağını,  Türkiye’ye adım atmasını, Türkçe’yi nasıl bu kadar düzgün konuşabildiğini, tek başına kız başına yabancı bir ülkede en az altı yıl süren tıp eğitimi almaya nasıl korkmadan karar verdiğini, ülkemizde ne kadar para harcadığını, ne kadar yüksek öğrenim harcı yatırdığını, saçının  bükle bükle olmasını, kara gözlerindeki sebebe kadar sordum, öğrendim…
Sabırla ve hiç sıkılmadan anlatı, yanıtladı, izah etti.

Sonra yollarımız ayrı düştü,,,

Yıllar geçti, geçen yıl bahar günü,  çok sevdiğim mesai arkadaşımI, damdan atlarken iki bacağını ve omurgasını sakatlayanca ev ziyareti yapmak icap etti, Atladım küçük arabama, yanımda minik  hediyem, akıllı telefonun navigasyonu takip ede ede  elimde duran buruşuk kağıttaki   yazan  adrese erişmek için yol çıktım. 
Vardım sandım ki, bi de ne göreyim, yanlış yerdeyim,  Devlet hastanesine varmadan önceki sapaktan çok önce kavşağı dolandığım için olsa gerek,  her dönüş  başka sokağının başında kendimi bulmamla noktalanıyordu. Nasıl kızdım kendime. Ben hep böyleyim zaten. Yön arızalı olduğumu bilmemiş gibi bi de sinirleniyorum. Otomobili  sağa çektim, durdurdum. Yeniden  navigsayonu çalıştırdım, güya doğru yön tarif veren,  ama her seferinde  başımı döndüren, dijital kadın sesi ha mübarek kesilmek bilmiyordu. Döndüm olmadı, durdum olmadı, Sonra

Sonra... Sonra bir şey oldu…

Radyodan tanıdık bir ezgi yavaşça bende yol aldı.,TRT İzmir radyosu anonsundaki  Şebnem Ferah ve Polat Bülbüloğlu, rock düeti  ile işte karşımdaydı.
Azeri lehçesinin dehşetengiz, insan üstü tınısı beni sanki sardı,  kucakladı, başımı okşadı.

Nasıl sevmem yaa,, 
Oooo gözler kiminnnn, her taraf gar,a
Bu yollar seni apayır hara,
Yena bu seher güneş nur yera eyler,
Bir taze nagıl başlar dünya.

Uyan ey güneş uyan,,, derken  ansızın Azeri asıllı İranlı Molod gözümün önünde beliriverdi. Burnumum direği sızladı, neredeydi, nasıldı, ne yapmaktaydı?
Ders çalışmak için ona uğradığım, yılbaşlarında konuk edip, ardından ellerinden safranlı  acem pilavı yediğim, Nevruz’unu kutlayıp, Kerbela hüznüne, Hasan’a Hüseyin’e,  Fatıma anamızın ağıdına  ortak olduğum canım arkadaşım sen nerdesin?
Bülbüloğlu  müziği devam ediyordu.

Al elvan boya, bu deniz ucar,,
Bir zülmet gece deniz kacar,,,
Şebnem Ferah sözleri kendine aldı  ve son dizeyi söyledi
Gel ey seher,,,
Polat Bülbüloğlu devleşen sesiyle...

Gel Eyyyy Seherrrrrrr... diye tekrarlarken  ben artık yoktum. Ansızın bir göz yaşı, bir sünkürme, kıpkırmızı olan burun deliklerim artık çalışmıyordu. Ben malum  adresi için  çabalayıp durayım, döndün olmadı, sokak aralarına daldım, olmadı, caminin arkasına baktım olmadı, yan taraftaki sitelere sordum olmadı,,,, Kavşakta yukarı aşağı iki tur atım olmadı,,,
Ne adresmiş be!.  Bana bulunmadı, Şimdi yazarken klavyedeki siyah tuşlara bakarak hazanla soruyorum kendime, nerdesin sen?  Kaç bayram geçti üstünden sen gelmez oldun, kızım be
Bilen tanıyan varsa, bir deli kadın var onu arıyor ,deyi verin hele… 
Ağzında yanık bir türkü,,Gel diyor,, Gel artık...

Polat Bülbülüoğlu o muhteşem Azeri gırtlağı  ile zamanı yırtarcasına son noktayı koyuyor hala
Gel eyyyyy Seherrrrrrrrr...
 

YORUM EKLE